DOLAR 7,9384
EURO 9,4713
ALTIN 461,68
BIST 1325,47
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Parçalı Bulutlu

Adalarımızda balıkçılık

21.05.2016
A+
A-

İstanbul adaları tarih boyunca pek çok isme sahip olmuştur. Bunlar; Evliya adaları Kesiş adaları, Ruh adaları, Cin adaları, Halka adalari, Prens adaları, Kızıl adalar gibi. Bunların en yaygın ve dünyaca tanınan “PRENS ADALARI” dır. Nedeni de Roma devrinden, Bizans devrinin sonrasına kadar asillerin, prenslerin, hatta kraliçelerin adalara sürgün edilerek buralarda çeşitli işkence görerek öldürülmeleridir.

Adalarımızda balıkçılık

Adaların Yunanca adları şöyledir; Büyükada (Πρίγκηπος/Prinkipos), Heybeliada (Χάλκη/Halki), Burgazadası (Αντιγόνη/Antigoni), Kınalıada (Πρώτη/Proti), Sedefadası (Τερέβινθος/Terebinthos, modern Yunanca: Αντιρόβυθος/Antirovithos), Yassıada (Πλάτη/Plati), Kaşıkadası (Πίτα/Pita), Sivriada (Οξειά/Ohia) ve Tavşanadası (Νέανδρος/Neandros). Tarih boyunca adalı rumlarla dışarıdan mevsimlik gelen lazların çalıştığı balıkçılığın, ana uğraş olduğu ünlü adalarda 1950’ler, hele de 1970’lerden sonra balık cinslerinin büyük kısmının nesilleri hızla tükenmiştir.

Adalarda balıklar

Marmara Denizi’nin suları öteden beri balık çeşitlerinin bolluğu ile ünlüydü. Farklı özellikleri olan iki deniz ve bunları birbirine bağlayan Boğaz bu çeşit fazlalığının başlıca sebebiydi. Günümüzde bazı türler neredeyse tükenmiş, pek çoğu da azalmış olmakla birlikte, kent hala önemli bir balık merkezidir.

İstanbul`da balıkçılık, eskiçağda da çok önemli bir gelir kaynağıydı. Her yıl Boğaz`dan geçerek Karadeniz`den Ege`ye göç eden palamutlar neredeyse kentin simgesi omuştu. Özellikle, “Altın Boynuz” olarak ün yapan Haliç, palamut kaynamaktaydı. Balıkçılığın Byzantion için çok önemli olduğu, kentte basılmış sikkelerin üstünde yer alan balıklardan ve balıkçılıkla ilgili araç gereç betimlemelerinden anlaşılmaktadır. Nitekim Strabon da akıntının palamutları Khalkedon önlerinden Byzantion yönüne süreklediğini anlatırken Boğaz`daki palamut zenginliğinden söz etmekte; hatta Haliç`te palamutların elle yakalanacak kadar bol olduğunu söylemektedir. Byzantion’un Roma imparatorluk Dönemi sikkelerinden bazen yan yana iki palamut balığı bazen de iki palamut balığı arasında bir yunus betimlenmiştir.

Adalarımız sularında bulunun balıklar yerli ve geçici (göçmen) olarak ikiye ayrılabilir. Geçici balıklar her yıl bahar aylarında Karadeniz’e çıkarak burada üredikten sonra, güz aylarında kışı geçirmek üzere Marmara ve Ege’ye dönerler. Bu balıklar İstanbul’da Boğaz’dan geçit yaptıkları dönemde avlanabilirler. Yerli balıklar ise yıl boyunca İstanbul sularında bulunur. İstanbul ve Adalar sularında yaşayan çok sayıda balık türü arasında Adalar balıkçılığı ve mutfağı açısından en önemli olanlar artık pek nadir avlanabilen uskumru ile kolyoz ile başta lüfer, palamut, tekir, barbunya, kefal ve bol bol avlanan istavrittir.

Toriğin, kofananın henüz bulunduğu yıllarda, yani 1960’tan önce, balık akınları ile birlikte, lazlar gelirdi Adalar’a. Koca külahlı, koca burunlu adamlar dolardı çarşılara. Takalar, takaların arkasına takılan burunları kalkık büyük kayıklar limanı kaplardı. Sonbaharda yazlıkçıların göçleri gitmesiyle sakinleşen adalar yeniden canlanırdı. Bu kez rıhtımlarda kibar delikanlıların açık seçik gezen kızların yerini çizmeli, külahlı balıkçılar alırdı. Heybeliada’da ise “kuyu mahallesi”ndeki Rum evlerinde kalırlardı. Kendini bilen aileler bunları evine almazdı. Ama öteden beri şöhretli olan kuyu mahallesi bağrını açardı bu balıkçılara. Kahveler dolar taşardı. Fırınlara tepsi tepsi börek, kenarları patatesle süslenmiş etler verilirdi. Çok cömert olurlardı. Balık dönüşü , rıhtımlara bekleşen fakirlere torikleri kuyruklarından tutup tutup savururlardı bedavadan. Her adanın rıhtımına Heybeliada’nın zeytinliğe boydanboya halı gibi ağlar serilirdi. Zaman zaman ağ yamamak için “merhametçi” kadınlar gelirdi İstanbul’dan. Yerlere otururlar, ağları kucaklarına alırlar, ellerinde mekik işler dururlardı. Derken ansızın kaybolurdu bu balıkçılar. Torik yolunu değiştirmiş, başka sulara gitmişti. Adaların dükkancıları, gezici esnafı hep Rum’du eskiden. Sokaklarda Rumca bağırarak satarlardı mallarını, balıklarını.

Balıkçılık Adalar’da önemli geçim kaynağı demiştik ya!.. Adalar etrafında balık boldu. Bunun yanı sıra ıstakoz, pavurya, istiridye ve tarak da çıkarılırdı.

Eskiden balıkçılar Adalar’daki “parakete” meralarına, kenarlarında yemlenmiş iğnelerin sıralı istiflendiği sepetlerindeki parakete oltasını şamandırasız kerteriz alıp dibe bırakırlardı ve bir gün içerisinde çekerlerdi. Öte yandan yaklaşık 20 parça sepeti ipe belli aralıkla bağlayarak yem takan balıkçılar, Istakoz ile pavurya sepetlerini ise birkaç gün ara ile kontrol ederlerdi. Kontrol işi için ipe diklemesine tırnaklı çapa atarlar, dibi tarayarak sepetlerini bulup yukarı çekerlerdi. Sıcak ve denizin sütliman olduğu Ağustos gecelerinde “siya” yani geri ve kıyı-kıyı giden kürekli sandallarda “pupa”daki balıkçı, bir elindeki meşale ile civarı aydınlatır, diğeri ile de kayanın üstündeki hatta kepçe girecek mesafedeki pavuryaları toplar sandalda ki gaz tenekesine atardı.

Balıkçılıkta kullanılan kayıklar genellikle kürek sayısına göre adlandırılırdı. 2 ve 3 çifte olanlara “psarupulo”, 5 ve 6 çifte olanlara “gripos” denirdi. Bunların başları sivri ve kıvrık olurdu. Kayıklar sahile yakın yerde bulunan kayıkhaneler de, atölyelerde yapıldıktan sonra yağlı kızaklarla limana getirilirdi ve balıkçılar av sonu Adalar’a dönüşlerinde liman civarındaki kahvehane ve lokantalarda yorgunluklarını atar, geç vakitlere kadar eğlenirlerdi.

Edebiyatımızda balık avı
20 Aralık 1915 tarihinde Heybeliada’da doğan ünlü edebiyatçımız Mehmet Nusret Nesin ya da bilinen adıyla Aziz Nesin’in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” eserinde şöyle kaleme alır balık avını;

“…İskelenin solundaki rıhtımda balık tutardım. Büyük iş yapıyormuş gibiydim. Boş teneke, olta elimde her sabah rıhtıma inerdim. Önce yemlik midye toplardım. Rıhtıma otururum, bacaklarımı sallandırırım…

…İğneye midyeden balık yemini geçirir, oltayı savururum denize. Denizin derisi oynaşan ayna kırıklarından , kırılan yansıyan ışınlardan pırıl pırıl. Hayal sonsuz, açıl açılabildiğin, düşün düşünebildiğin, kur kurabildiğince…”

 

Günümüzde balıkçılık

Şimdilerde Adalarımızdan Büyükada, Heybeliada, Burgazadası ve Kınalıada da sınırlı sorumlu su ürünleri kooperatifleri bulunmaktadır.

Teknolojiden zamanla nasibini alan balıkçık, lüx, rapala/sahte yem, naylon ağ, sonar, deniz motoru, ırgat motoru ve saymakla bitmeyecek imkanlarla balıkçılık yapmaya çalışmaktadır. Lakin balık cinsi ve sayısı o kadar azalmıştır ki bazı türlerden eser bile kalmamıştır.

Gene de “rastgele” reislerimize. Pruvaları “neta”, rüzgarları kolayına olsun…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.