Adalarımızın renkli simalarını mercek altına aldık. Bugünkü konuğumuz Davut Sincar

Share

Davut Sincar, Arap kökenli bir aşiret çocuğu. Sincarlar Aşiretinin mensubu. Mardinli. 14 köyün ağası Şehmuz Sincar’ın oğlu. Röportaj süresince Davut Sincar’ın Adalılar tarafından sevildiğine şahit olduk. Yeri geldiğinde duygulanan, kızdığında kabına sığmayan bir güç. 150 BİN kişilik bir aşiretin üyesi. Aşirette bir çok şehit verilmiş. Daha geçen hafta iki şehit verilmiş. Milliyetçilikleri, bayrak sevgisi, vatan sevgisi ön plana çıkan bir aşiret. Emekli MİT mensubu Mehmet Eymür’ün DEŞİFRE adlı kitabında ASALA’yı bitiren aile olarak geçiyor… ASALA Beyrut’da Sincarlar ve akrabaları El Zein ailesi ile girdiği çatışmalardan korkarak merkezini Yunanistan’a taşımış.

Davut Sincar ile yaptığımız röportaj boyunca bir çok Arap turisttin sorunu kendi üslubuyla samimi tavrıyla cevaplayarak adaya gelen turistlere yardımcı olduğunu gördük. Davut Sincar, babasının izinden gidip bir çok husumeti olan aileleri barıştırmış. Bayrağını seven, milliyetçi, yiğit bir kişiliğe sahip. İnsan sevgisi, doğa ve çevre sevgisi ve hayvanseverliğiyle takdirimizi kazandı. Samimiyeti, içten davranışları, ada sorunlarına duyarlılığı, evlatlarına olan bağlılığı, hemşehrilerine olan düşkünlüğü ile gönülleri fethetmiş bir gönül adamı.

Davut Bey öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi ve aşiretinizi basından ve televizyondan tanıyoruz. Aslen Mardinlisiniz ve Büyükada ile bağınız var. Adalar’da gördüğümüz kadarıyla da sevilen bir kişiliğe sahipsiniz.


Davut Bey siz mafya mısınız?

Mafya değiliz. Ben bir aşiret çocuğuyum. Rahmetli babam 14 köy sahibi. Mardin’de halen köylerimiz duruyor. Köylerimiz ekiliyor, biçiliyor. 14 köy sahibi olan bir ağa çocuğuyum, bir aşiret çocuğuyum. Abilerim var. Aşiret reisliği şu an en büyük abim de. Mafya değiliz ama haksızlığın karşısındayız, ismimizin geçtiği her olay hak arama mücadelesidir.

Medeniyetler şehrinde Mardin’de büyüdüm. Süryani, Yahudi, Arap, Kürt, Türk… 7 ırkın arasında onların kültürünü harmanlayarak büyüdüm. Oradan aldığım kültürü Büyükada’da Yahudi ve Rumların kültürel ile pekiştirdim. Mardin denildiği zaman Türkiye’nin en güzel şehri olarak akıllara geliyor ama Mardin’den daha fazla sosyal paylaşım sitelerinde Büyükada’nın tanıtımını yapıyorum. Adalarımızı iyi tanıttığımı düşünüyorum…

48 senedir Büyükada’dayım. Rahmetli babam oturduğumuz köşkü 48 yıl önce aldı. Ben burada yaşıyorum. Esnafla, halkla iç içe bir insanım, beni çok severler ve takdir ederler. Midyecisinden tutun mısırcısına kadar herkesle oturur, onların sevinçli ve hüzünlü anlarına tanıklık eder, yanlarında olurum. Pazar olduğunda pazarcılarla kaldırımda oturur sorunlarını, dertlerini, acılarını, sevinçlerine ortak olurum, faytoncularla da. Böyle bir insanım…

Adalar için dünyanın incisi diyorlar,  katılıyorum. Bir inci varsa hakikaten Adalarımızdır. Nasıl boğazda yalılar varsa başka bir yalı yapılamıyorsa Büyükada’da köşkler var, başka köşk yapılamıyor, sit alanı olduğu için. Büyükada denildiği zaman aklıma huzur gelir, aşk gelir, sevgi gelir, mutluluk gelir. Aşkların en büyükleri Adalar’da yaşanmıştır. Ediz Hun…Eski Türk filmlerine baktığımızda Filiz Akın vb. Hep Adalar’da geçiyor…

Aşiret çocuğusunuz, kendinizden biraz bahseder misiniz?

1990 yılında evlendim. 4 çocuğum var. Biri 30 yaşında, biri 28 yaşında iki oğlum,  İki kızım var, üç torunum var. Ada aşığıyım. Sosyal hayata önem veriyorum. Balığa gidiyorum. Sinemaya giderim, dışarıda yemek yerim, cafelere giderim. Kapalı bir insan değilim…

Büyükada’da pazara çıkmayı severim. Pazar tahtası kiralayan siirtli arkadaşlarla pazar tahtası üzerinde peynir, domates koyup sabah kahvaltısı yaparım. Pazara gelen Adalılarla sohbet ederiz. Beni gören Adalılar, “Davut Sincar tahta üzerine oturmuş kahvaltı ediyor” derler. Biz alçak gönüllü insanlarız. Halkla iç içe olmak benim hoşuma gidiyor. Öteki dünyaya gittiğimizde Sabancı, Koç, Sincar yok, kul var…Böyle davranışlarım bazen kendi aşiretim tarafından da yadırganıyor. Ama ben böyle olmayı seviyorum. Babam da böyleydi. Çok kitap okudum. Okumaya da devam ediyorum. Şuan okuduğum kitabı herkese tavsiye ediyorum. Miraç Çağrı Aktaş’ın ‘Kendine Hoş Geldin’ kitabı. Harika bir kitap.Benim şu ana kadar okuduğum en güzel kitap babamdır, kendi öz babam.Bütün bu güzellikleri ondan aldım. Babam ömründe karakol yüzü görmemiş, cezaevi görmemiş… Ondan çok şey öğrendim. Babam çocukla çocuk, gariban ile  gariban olan birisiydi. Bende bu özelliklerimi ondan aldım. İnsanları hiç bir zaman hor görmedim.

Rahat bir hayatım var. Ancak Adalar’da üzerime oynayıp prim yapmak isteyenler var. Ben isterdim ki, beni kimse Davut Sincar olarak sevmesin, beni Davut olarak sevsinler bir Allahın kulu olarak, Davut olarak. 20 senedir bunun için uğraşıyorum. Sincar kabuğundan çıkıp kendimi Davut olarak sevdirmek için uğraşıyorum. Yavaş yavaş da bunu başarıyorum. Ufacık çocuk bile gelip benimle şakalaşabiliyor…

Biraz Adalarımızın sorunlarından bahsedelim. Sizce Adalar İlçesinin sorunları nedir?

Faytoncuların bir sıkıntısı var. 5-6 sene oldu devlet ve bazı kuruluşlar faytonların kaldırılmasını istiyor. İyi de bu attır. Atı balkonda besleyemezsin. Küçük bir evcil hayvan değil.

Faytonların kaldırılmasına karşı mısınız?

Karşıyım… Adalarımızın, Büyükadamızın bir özelliği, simgesi olmuş faytonlar. Ben Arap kökenli bir insanım. Suudi Arabistan’da akrabalarımız var, Irak’da var, Suriye’de var, Beyrut’da var, Lübnan’da var, Almanya’da var. Bunların adaya gelmesinin en önemli sebebi faytonlardır. Bunları elektrikli araçlara çevirirsen buranın hiç bir özelliği kalmaz. 

Akülü araçlara da karşı mısınız?

Karşıyım… Faytonların kaldırılmaması lazım. Bu evcil bir hayvan değilki balkonda besleyelim. Kaldırdın, nereye gidecek bu hayvanlar? Evimde hayvan besliyorum. Bir hayvanseverim. Kuzu besledim, keçi besledim, papağanım var, bir çok kuş çeşidini besledim. Hayvanları çok seviyorum. Ama faytonların kaldırılmasına karşıyım. Kalkarsa bu hayvanlara yazık olur. İçlerindeki bir kaç kötü niyetli yüzünden tüm faytonların hedef yapılması doğru değil. İhya edilinebilinir…35- 40 sene evvel hatırlıyorum 7-8 yaşındayken fayton sürücüleri adada beyaz önlük, beyaz şapka giyerlerdi.

Turistlere azda olsa bazı esnafın yaptığı  haksızlıkları görüyorum. İki sene evvel bir esnaf turist rehberini evire çevire dövüyor. O rehber buraya artık turist getirmiyor. Restoranlarda fiyat listesinde fiyatlara uymuyorlar. Hesap  geliyor şişirilmiş. Turist diyor ki, liste de şu fiyat yazıyor aradaki fark ne? Kavga dövüş karakolluk oluyorlar. Üç kişi balık yiyorlar, ekmek arası balık yiyorlar hesap geliyor şişirilmiş. Üç yarım ekmek balık! Onun için turistler günden güne kaçıyor.

Bisiklet kazaları çok oluyor. Akülü araçlar ticarete döküldü. Parayla adam taşınmaya başlandı. Faytoncularında bir çok masrafı var, atın yemi, bakımı. Onların ekmeğinin önünü kesiyorlar.

Eskiden kalite vardı, kalitenin bittiği yerde herşey biter. Eskiden Büyükada’da iki tane bakkal vardı. Halen duruyorlar. İki tane manavcı vardı. Üç tane kasap vardı. Kalite düştüğü zaman Rumlar, Yahudiler Bodrum tarafına kaçtılar. Şuan BİM, MİGROS açıldı. Büyük marketlerin olduğu yerde hiç bir şey bekleme. Büyükada bitmiş vaziyette.

Eskiden sevgililer Kumburgaz’a giderdi. Büyükada’da tek bir otel vardı, Splendid Palace. Şimdi ise her taraf pansiyon oldu. Pansiyonlar bir kenara evlerin üstünde 1 saatliğine kiralık diye yazıyor, bu ne demek? Her taraf pansiyon. Büyükada fuhuş yuvası olmuş. Bu derece kalite düşmüş. Kumburgaz’a 200-300 TL harcıyacağına Adalara akbili basıyorlar 4-5 TL ye geliyorlar. Eskiden Adalara bu kadar ulaşım aracı yoktu. Bir tek vapur vardı. 2.5 saate bir. Polisler tipini beğenmediği şahısları aynı vapurla geri yollarlardı. Sorarlardı, “nereye geldin?” Örnek “Şehmuz Sincar’a geldim” Hemen babamı ararlardı karakoldan,” böyle bir misafirin var tanıyor musun?” “Evet var” derse hemen gönderirlerdi. Tipi bozuk olanı sokmazlardı. Şimdi Avcılar’dan motor kaldırıyorlar. Dövmeciler, psikopatlar, jiletçiler Kartal’dan başka yerlerden her taraftan motor kaldırıyorlar. Ada bitmiş vaziyette. Eskiden ben, annem bir de rahmetli kardeşim Sadi, Yıldızlar diye bir cafe var, inerdik, orada abimi beklerdik. Ufaktık, bağırırdık, hemen “yavaş bağırma” derlerdi. Kimse yere tükürmezdi. Adada yere kimse bir peçete atmazdı, sigara izmariti yoktu. Tabiri caizse Paris gibi bir yerdi 40 sene evvel. Şimdi pislikten geçilmiyor. Ben başka ne anlatayım? O günleri çok özlüyorum. Kasabı arardın et gönderir, manavcısını arardın sebze gönderirdi. Şimdi yok. Herşey ticarete dökülmüş. Adanın özüne dönmesi lazım.

Hayatında keşkelerin var mı? Keşke şunu yapmasaydım…

Ben isterdim ki hiç bir gün cezaevine düşmeyeyim. Ama bir yandan da oturup düşünüyorum o yattığım cezaevlerinde bir çok usulsüzlükler var. Ben bunların hiç birine uymadım. Kitap okudum. Kitap okumayı cezaevinde öğrendim. Binlerce kitap okudum. Milliyetçi olmamın tek nedeni cezaevi. Bir gün cezaevinde Çanakkale Savaşını okudum. Öyle bir etkilendim ki o gün bu gün milliyetçiyim. 

Ben aşksız yaşayamam. Aşk adamıyım. Ülkemin her yerine gittim. Ne kadar cezaevinde kaldıysam o kadar da ülkemi dolaşmışımdır. 11-12 sene cezaevinde geçen hayatındaki açığı kapatmışımdır.

Son olarak sizin gibi olmak isteyen, bu hayata özenen gençlere mesajınız nedir?

2013’de 100 işadamından haraç almak suçundan Feytuhlahçıların bir oyunuyla cezaevine düştüm, abimle yeğenlerimle birlikte. Oğlum ziyaretime geldi. F tipi cezaevindeyim. Üzerimde siyah takım, siyah gömlek, siyah ayakkabı var. Oğlum ufacık bir camdan içeriye bakmaya çalışıyor. 

“Oğlum gel” dedim, “gardiyanlar kızacak, neyi merak ediyorsun?” 

“Baba koğuşları” dedi

Bunu özellikle yazın. Bu adadaki gençlere anlattığın bir olaydır. Gençlere anlatmak istediğim tek bir şey var! Oğlumu oturtturdum. “Bak oğlum” dedim. “Takımımı soyunacağım. Biraz sonra ziyaret bitecek, gireceğim koğuşa alacağım leğeni oturup elbise yıkayacağım” dedim.. İki saniyelik delikanlılık 30 yıllık esaret demek, özgürlüğünden kısıtlama demek. İşte o an tövbe etti. İnsan namusu için girer 30-40 sene yatar o ayrı bir şey. 

Röportaj: Şükrü Abanoz

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*