Bıçak Heybeliada’da kaldı

Bıçak Heybeliada’da kaldı

Bıçak Heybeliada’da kaldı

Adalarımızdan, Heybeliadamızın hicranlı öykülerinden biri olan; “Vatansız bir 50 yıl” başlıklı yazısında “Ayça ÖRER”e kulak verelim.

1964’te çıkan sürgün kararıyla İstanbul’dan ayrılan 45 bin Rumun hikâyesi, “20 DOLAR 20 KİLO” projesiyle ilk kez kayıt altına alındı. Proje adını getirilen kısıtlamadan alıyor, çıkarken “20 DOLAR 20 KİLO” dan fazlasına izin yok çünkü; 16 Mart 1964 günü, hükümet, Türkiye – Yunanistan arasındaki İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi’ni tek taraflı fesheder. Bu karar, 1930’da hiç Yunanistan’a gitmeden Yunan uyruklu kabul edilen 13 bin İstanbul Rumu için sınır dışı demektir. Çok sürmez, dokuz gün sonra açıklanmaya başlanan listelerle sürgün edilecekler belli olur. Listeler ilk günler gazetelerde yayımlanırken, bir hafta sonra bildirimler insanlara dördüncü şube tarafından bir gece önceden yapılmaya başlanır. Sürgün listelerinde adı olan ailelerin ülkeyi terk etmeleri için 48 saatle 10 gün arasında zamanı vardır.
Karar Yunanistan pasaportlu 13 bin Rumu etkilemekle kalmaz, onlarla evlenen Türk pasaportlu Rumlarda İstanbul’u terk eder. Bir yılın sonunda gidenlerin sayısı 45 bine ulaşır. 1964 Rum sürgününün şimdiye kadar konuşulmayan hikâyelerinin peşinden giden Salih ERTURAN ve Güney ONGUN’un çalışmasının sonunda “20 DOLAR 20 KİLO” projesi ortaya çıktı. Babil Derneği (Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) tarafından gerçekleştirilen çalışma, Atina, Gökçeada (İmroz) ve İstanbul’da yapılan görüşmelerden oluşuyor.
Projenin koordinatörü Salih ERTURAN, “Bu insanların dilleri dışında Yunanistan’la hiçbir ortaklıkları yoktu.” diyerek başlıyor söze. Dillerinde bile birçok şey birbirine uymazken, iki gün içinde bütün hayatları değişmiş:
“Gidenlerin neredeyse tamamı 1964 yılına kadar Yunanistn’ı hiç görmemiş. Yunanistan’da yakını ya da akrabası yok. Bütün ailesi bütün kökenleri burada. Kendilerinden geçtim, babaları bile Yunanistan’a hiç gitmemiş. İçlerinde 80 yaşında ihtiyarlar da var, altı yaşında çocuklar da. Gidenlerin hepsine ‘vatana karşı casusluk faaliyeti içindeydim’ manasına gelen bir belge imzalatılıyor ve sınır dışı ediliyorlar”.


Mallara sürgün kararı çıkmadan tedbir kararı konulmuş, banka hesapları dondurulmuş, gayrimenkuller ipotek altına alınmış. Sonrasında mallar kayyuma devrediliyor. Hatıralar, aile yadigârları geride kalmış. Bu süreci Güney ONGUN anlatıyor: “Giderken biri babasından kalma ikonayı almak istemiş”. “Tarihi eser kaçakçılığına giriyor” diye kabul etmemişler. Kimse yanına bir şey alamadığı gibi, sonrasında da gayrimenkullerine sahip çıkmak isteyen mülk sahiplerini de işgalciler karşılamış. 1985’te ÖZAL döneminde malların devriyle ilgili bir karar çıkıyor. Hakkını arayan yalnızca bir örnek biliyoruz, o da 20 yıl sonunda evini Türk bir müteahhide satarak işgalciyi çıkarabilmiş.
Gidenleri Yunanistan’da da gül bahçesi karşılamıyor. Zaten savaştan çıkmış olan ülkede, İstanbul’dan gelenler fazlalık. Hepsi İstanbul’da kendi işine sahip insanlar, orada sıfırdan başlıyor. ONGUN’a göre bu süreç hem kırgınlık hem kızgınlık yüklü: 1964’te ilk geldiklerinde çok şaşkınlar. Yunan hükümeti onlara çok düşük bir para veriyor. İstanbul’da doğmuş büyümüş Rum kasap, bir sabah dükkanından alınıp sürgüne gönderiliyor. Beyoğlu’nun aranılan marangozlarından biri Yunanistan’da çıraklık yapmak zorunda kalıyor. İntihar vakaları oluyor.
Sonrasında İstanbul’a küsenler, gelmeyenler olsa da, gelenler de değişen şehir karşısında bir travma daha yaşamış. ERTURAN’ın konuştuğu Bayan RİTA, bu örneklerden biri: Kumbaracı Yokuşu’ndaki evinden ayrıldığında 20’li yaşlarında. Şimdi her yıl gelip burada Kumbaracı Yokuşu’na bakan bir otelde kalıyor.Ne yapıyorsun?” diye sorduğumuzda “Bakıyorum.” dedi. Hangi yaşta giderse gitsinler bu insanların hayatının orta yerinden tren geçmiş gibi.
ERTURAN’da bu travmayı başka bir örnekle özetliyor: “1960’lı yıllarda çıkarılan ‘Vatandaş Türkçe konuş’ propagandası Rum cemaatini çok etkilemiş. 1964 sürgün mağdurlarından biri Yunanistan’da Türkçe konuşan Rum’ları görünce şaşırmış hatta öfkelenmiş. Ama Atina’da saha çalışmasında konuştuğumuz insanlardan biri bile ben Yunanistanlıyım demedi, hepsi İstanbulluyum diyordu”…
“ERTURAN ve ONGUN 25’ten fazla kişiyle görüşmüş. Bazıları isimlerinin yazılmasını istememiş, bazıları görüntü vermeye razı olmamış. 1964’te listede adı olan ve gönderilen 20 kişi hayatta. Çocukları torunlarıysa Yunanistan’da 50 yıllık bir maziyle yaşamaya çalışıyor.
Yaşanan sürgünü en iyi anlatan hikaye belki de bu, Atina’ya yerleşen bir ailenin ilk günü. Yine adını vermek istemeyen bir anlatıcıdan:
BABAM SALATA YAPMAYA BAŞLAYACAKTI, ANNEME BIÇAĞI VERSENE DİYE SESLENDİ… BİR SÜRE YANIT ALAMAYINCA YİNE SORDU… ANNEM AĞLAYARAK MUTFAĞA GELİP “BIÇAK HEYBELİADA’DA KALDI “ dedi…
Sergi de açılacak
Projenin bir sonraki adımı 4 Mart’ta Tütün Deposu’nda açılan “20 DOLAR 20 KİLO” isimli sergi… Mart ayı boyunca süren serginin ana odağı geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kurarak, içerisinde bulunduğumuz zamanda toplumlar ve kimlikler arası her tür ötekileştirme politikalarını ve önyargıları sorgulatmak. Sergide Atina, İmroz ve İstanbul’da gerçekleşen sözlü tarih çalışması ile beraber, döneme ait belge, arşivsel taramalar ve her tür görsel ve yazılı malzemeye yer verildi. Daha sonraki tarihlerde Ankara ve Atina izleyicisiyle de buluştu. 1964 Rum tehciri kararnamesinin çıktığı gün 16 Mart’ta geniş katılımlı bir toplantı düzenlendi. “20 DOLAR 20 KİLO” projesi yıl boyunca sürecek. Projenin Türkiye ayağının son etkinliği de ekim ayında İstanbul Bilgi Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştireceğimiz uluslararası bir sempozyum olacak. Diyerek bitiriyor etkinlik öyküsünü…

2 YORUMLAR

  1. Oooooooof…. Oooooooof… Ooooooooof…
    ‘Politikacılar Yaptı Halkın Hiç Sorumluluğu Yoktu’ demek
    işi aklamaktır ve bu toprakların yeni sakinlerine
    arınabilme ve evrenselleşme yolunda yardımcı olmamak ve
    her an yeni bir atağa kalkmalarına yeşil ışık yaklamtır…
    6/7 Eylül’ü barbarları politikacı değildi… Halktı…
    İmroz’u talan edenler politikacı değil… Halktı…
    Büyükada’yı Bağcılar’a çeviren polikacılar değil… Halktır…
    Devam edin… Yazın alta… Sizin de bildiğiniz şeyler…
    Bu polikacılar bu halkın içinden çıktı…
    Ve bu halk itina ile yüzlerce yıllık bir dantel işleme gayreti ile
    din savaşlarını sürdürüyor…
    Ulusalcılık / Mekke / Medine Eksenli Zihniyetin Birleşince
    ortaya çıkan ‘Ksenomanik Ksenofobik Şizofreni’ 🙂
    maalesef ortaya ferahlatan bir kokteyle imkan vermiyor…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz