DOLAR 7,6684
EURO 8,982
ALTIN 469,133
BIST 1096,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Az Bulutlu

Büyükada’nın unutulmayan yüzü

13.12.2019
A+
A-

Büyükada deyince önce nefesimi tuttuğumu ve sonra kalp atışlarımın hızlandığını, beni tanıyan herkes bilir.

ADAGAZETESİ –  BÜYÜKADA – gezi / çamla karışık bazen hanımeli kokusu, çocukluğumdan beri beni takip eden büyülü bir esanstır. Eylül-kasım arasındaki İstanbul Bienali’nin büyük kısmının Büyükada tarihine damga vurmuş köşk ve mekanlarda yapılıyor olması Ada’nın hala herkesi nasıl büyülediğinin göstergesi.

Büyükada, harala gürele gelen Arap turistlere ve Ada’yı hızla bozmaya çalışan rantçı kesime nispet yaparcasına hala herkese kendini sevdirmeye devam ediyor. Eski adıyla Prinkipo, önce Bizans sonra Osmanlı tarihine her manzarası, her güneş batışıyla tanık olmuş. Manastırları nice keşişlere, yağmuru, esintisi, fırtınasıyla ev olmuş.

Büyükada’nın 1900’lü yılların başındaki silüeti, sonraları yanacak olan Glacumo Oteli (şimdiki Anadolu Kulübü) ve rıhtımı.

İmparatoriçe Irene’den Troçki’ye, Agatha Christie’den Maria Callas’a kadar birçok ruha tanıklık etmiş. Onların gözleri ne gördüyse biz de hala onu görüyoruz. Böyle bir kolektif bilinçaltı parantezine alarak zaman denen olguyu altüst ediyor. Hep düşünmüşümdür, Sedefadası, Bizans döneminde, kadınlar manastırından akşamüstü ışığında nasıl görünüyorsa şu an da öyle. Ya da Osmanlı döneminin yüksek rütbeli hukukçusu Yorgi Yorgiadis, Maden’deki o muhteşem köşkünden dolunayın doğuşunu nasıl görmüşse biz de hala o dolunayı o heyecanla, o açıyla takip edebiliyoruz.

                                                           Maden binası

Bu aynılık beni heyecanlandırır. Ada’yla ilgili hassas kılar. Zamana dokunuyormuş, geçmişe yaklaşıyormuş gibi hissederim. Gülümserim ve mutlu olurum. Dünyadaki hiçbir adada duyamayacağım bir hafıza kokteyli saklıdır o notalarda.

HALA HATIRLIYORUM: AKILAS MILLAS

                                                   1920’lerde Saat Meydanı, adanın kalbi.

Büyükadalı yazar ve sanatçı Akillas Millas, Hala Hatırlıyorum adlı kitabının önsözünde şöyle yazar: “Hep soruyorlar Ada çok mu değişti, hatıralarındaki Ada nasıldı? Günlük hayatı, eski insanları, ilişkileri, Rumlar zamanındaki Ada… Evet Ada muhakkak o eski Ada değil. Ancak sanırım yok olan, kayıplara karışan bir şey varsa, aslında bizleriz. Gerilere baktıkça, Ada hatıralarımızın peşinde koşarken hep kendi çocukluğumuzu, gençliğimizi, yok olan yıllarımızı arıyoruz. Hakikatle özlediğimiz ve bulamadığımız, o geçmiş yıllardaki bizleriz. Biz yokuz aslında. O Hristos’taki Kopsidas bahçesinde, çiçeklerin arasında kelebek peşinde koşan, kurşun askerleriyle oynayan, perçemli esmer çocuk yok artık. Gerilerden de gelmez… Ancak Ada’yı daima sevdim. Seveceğim.

Akillas Millas

Giritli olmamızdan dolayı ailemiz için Büyükada bir nostaljidir. Girit’in devamıdır. Çocukluğumuzda sahilde Yunan müziği eşliğinde yenen yemekler, aşıklar gazinosunda laternalar eşliğinde söylenen sagapo’lar, oynanan kanasta’lar, Maden Villa Rıfat Gazinosu’ndan her cumartesi uykuya dalmak üzereyken yatağıma ninni gibi gelen Zingarella şarkısı, arkadaşlarım Etel, Leslie, Selim, Gila… Annemlerin yakın dostları Bayan Eleni, Bayan Eli, Madam Klodet, hepsi de karmamda çok kuvvetli iz bırakmış harika insanlardır. Harika anılardır. O anılar Ada’nın her yerinde hala devam ediyor.

İMPARATORLUĞUN SON ELÇİLERİ 

19’uncu yüzyıl sonunda Hristos Manastırı’nı gösteren bir kartpostal.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde buharlı vapurların sefere başladıkları zaman devrin önde gelen konsolosları, bankerler ve saray çevresi bir bir İtalyan ve Fransız mimarlara Büyükada’da köşkler yaptırmaya başlamış. Özellikle Raimondo D’Aronco, Alexandre Vallaury, Büyükada’daki en şahane köşklere imza atmışlar. Maalesef 70’lerden itibaren bu zarafet ve kalite, yerini manavdan, bakkaldan çakma müteahhitlerin eline bırakmış, Ada’nın betonlaşmasına ve apartmanların birer birer çıkıp silüetinin bozulmasına sebep olmuştur. Hala da hiçbir yapı Vallaury’nin yaptığı o muhteşem köşklerin veya Con Paşa’nın yanından bile geçemez.

Büyükada’nın Hristos tepesi’nde hala vakur bir ahşap anıt gibi duran yetimhane binası Alexandre Vallaury’nin başyapıtıdır. 1900’lerin başında Hotel Imperial olarak yapılan ama sonra çok zengin bir Rum tarafından satın alınıp Patrikhane’ye bağışlanan bina uzun yıllar Büyükada Rum Yetimhanesi olarak hizmet vermiş. 1973 yılında da tamamen kapatılmış. Bina güvenlik sebebiyle kapalıdır ama hala herkesin hayali binanın içine girip o muhteşem balo salonunda veya piyanonun bulunduğu neoklasik balkonda fotoğraflar çekmektir.

SPLENDID PALAS: BÜYÜKADA’NIN BÜYÜLÜ OTELİ 

                                     Atatürk, Splendid Hotel’in salonunda.

Kırmızı oje sürmüş gibi duran panjurlarıyla Büyükada’nın simgelerinden biri de Splendid Palas’tır. Art nouveau mimarisiyle 1908’den beri ayakta olan bu yapı, ben küçükken ailemdeki büyüklerin uğrak yeriyken artık benim olmuştu.

Zaman konusunu kafaya taktığım günlerde -ki hala çözebilmiş değilim- Aristo, Heidegger, Bergson gibi bu konudaki ekol filozofları okurken, işte o sırada, Büyükada’yı daha iyi algılayabiliyordum. Tüm Bizans-Osmanlı hatıralarının fiyonkları açılıp, uçuşan paketlere benzeyip bozuluyorlar tekrar. Tüm o bilgiler fiyonklar gibi uçuşuyor ve bir kokuya dönüşüyor: Ihlamur kokusu… İşte o zaman, hani, zaman nerede, diyorum. Aynı ıhlamur kokuyor her haziran başında, aynı yasemin, aynı begonvilin rengi yansıyor camlara, bunlarda değişiklik yok, tıpkı 1920’deki haziran ayının başındaymış gibi…

Splendid Palas’ın bugünkü hali.

Splendid’in lobisi sanki burada dün gece Great Gatsby romanındaki büyük partilerden biri varmış gibi duruyor hala. Kadınların ıtırlı ve pudralı parfüm kokuları mobilyalara sinmiş ve sanki yüz yıl önce inci kolyesini düzelten kadının nefesinin buharı kalmış aynada. İz olmuş. İşte zaman, o iz diyorum. Aynada kalan nefes. Splendid’in Elia Kazan filmlerinden fırlamış müdürü Ömer Hayyam anlatıyor: Bu bina 1908’de yapıldı. Art nouveau tarzındaki bu ahşap yapı inşa edilirken Tokatlıyan Oteli’nin üç garsonu Dikran, Tavit ve Onnik burayı kiralamaya ve otel olarak inşa etmeye karar vermişler. Otelin bütün mobilyaları Ostro-Ottoman (Avusturya-Osmanlı) mobilya fabrikasından, çatal bıçakları ve her türlü gümüş servis ve çay takımları Paris’teki ünlü Christofle’dan, hasır koltuk takımları Lyon’dan, havlu ve battaniyelerine kadar bütün eşyaları Avrupa’dan getirilmiş.”  

Splendid Palas’ın ikinci kuşak sahibi Serra Taşkent, “Bu Ada ve bu otel zaten birbirinin ayrılmaz parçasıdır”diyor. “Yıllar evvel dedem oteli yıkıp Akasya gibi apartman yapmak istediğinde ve tüm izinleri alıp, planını çizdirip, kazmayı vurmasına bir gün kala babaannem, ‘Bana mı sordunuz, otel benim evim, hiç kimse elleyemez’ dediği için ayaktadır Splendid. Ama jenerasyondan jenerasyona geçen otele duyulan sevgi, saygı ve verilen kıymet onu hala dimdik ayakta tutuyor.”

Lobisindeki Splendid Palas soğuk damgalı mermer pirinç masa, avlusundaki hasır koltuk takımları hala her şeyden daha görgülü ve mütevazı duruyor. Kırmızı panjurlar yüz senedir açılıp kapanıyor. Karga sesleri ve martılarla birlikte gelen aynı martı bir daha geliyor mu? O bilinmez. Aynı kiremitte yürüyor mu pıtır pıtır? Onu da bilemiyorum. Bildiğim, Agatha Christie kitaplarındaki şekerli kokuya benzer kokuyor mobilyaları, avlusunda kendinizi Zsa Zsa Gabor, terasında Marcel Proust hissediyorsunuz. Espresso’nuzu yudumlarken Great Gatsby’den fırlayan Mia Farrow, leylak rengi şifon tuvaletiyle lobiden süzülüp, usulca yanınızdan geçerek iskeleye iniyor…

ONASSIS VE CALLAS BÜYÜKADA’DA

Ada’nın eski simalarından, doğma büyüme Adalı, Viktor Albukrek, Splendid Palas’ın iskelesine demirleyen heybetli yatı şöyle anlatmış anılarında… “5 Ağustos 1959 günü dünya çapında dört kişi Splendid önündeki sahili ziyaret etmişti. Bu vesileyle biz Adalılar Anadolu Kulübü’yle Ada iskelesi arasındaki su şeridini deniz panayırına çevirmiştik. İrili ufaklı çeşitli teknelerle, tepesinde bir deniz uçağı bulunan lüks Christina adlı yatın yakınına sokulup meşhurları yakından görebilmek için yarışıyorduk. Bu dört meşhur kişi, o günkü başbakanımız Adnan Menderes, İngiltere eski başbakanı Winston Churchill, ünlü armatör ve Olympic Hava Yolları kurucusu Aristotle Onassis ve sevgilisi, dünyaca ünlü soprano Maria Callas’tı.” Viktor Albukrek’in bu çocukluk anısı Büyükada’nın geçmişteki popülerliğinin de bir göstergesi. Maria Callas, Ada’ya bakıp ne hissetmiştir acaba ya da serin sularında yüzerken çam ağaçlarının denize vuran aksine bakıp nasıl ilham almıştır?

ETİKETLER: ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.