Cuntacılık ve demokrasi üzerine

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

15 Temmuz akşamı yaşadıklarımız cuntacılık ve demokrasi kavramlarını yeniden gündeme getirdi. Aslında çok uzun yıllardır darbelerden söz edilmekteydi. Ancak masumlarla suçlular yer değiştirmiş olduğu için, esas cuntacılar çok geç ortaya çıkarılabildi. Bunun en büyük sebebi; planlayıcıların zaten devletin içerisine sızmış, karar alıcı pozisyonları ele geçirmiş, bu pozisyonlara ileride atanabilecek personeli bile belirleyebilme yetkisiyle donatılmış olmalarından kaynaklanıyordu.

 
Cuntacılara karşı çıkanlar arasında cuntacı olduğu iftirasıyla kariyeri baltalanan, hatta haksız yere hapis yatan askerlerin yer alması büyük bir ironiydi. Balyoz davası mağduru kıdemli Albay Yusuf Kelleli, terfi etmesi ertelenen Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu ve darbe girişimini cemaatin TSK’ya yerleştirdiği şahısların tertiplediğini sezerek sokaktaki askerleri uyaran emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz gibi isimler, uğradıkları haksızlıklara rağmen halen sadakat duygusuyla bağlı oldukları devletin istikrarına sahip çıkarak kahramanca bir tutum sergilediler. Devletin ödüllere boğduğu bazı isimlerin ise gerçekte cuntacı olduğu anlaşıldı. Uzun sözün kısası, ödüllendirmesi gerekenleri cezalandırıp cezalandırması gerekenleri ödüllendirerek, devlet aslında kendi ayağına kurşun sıkmıştı.

 
15 Temmuz akşamı gerçekleşen girişimden Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın saat 16 civarında haberdar edildiğini, ikinci bir emre kadar hiçbir askeri hava aracının havalanmaması yönünde emir verdiğini biliyoruz. Fakat bu emre itaat edilmedi. Halkın üzerine ateş açılmasını emredecek kadar gözü dönen cuntacıların verdiği kanunsuz emirleri bilerek ve isteyerek uygulayanlar, cuntayı engellemeye çalışan üstlerinin verdiği kanuni emirlere itaat etmemeyi tercih ettiler. Belli ki TSK’nın içerisindeki cuntacı azınlık, hükümetin düşeceğini zannediyordu. Bu kadar özgüven sahibi olmaları; girişimin destekçileri arasında yalnızca TSK’ya sızmış şahısların değil, başka kurumlara sızmış şahısların da bulunduğunu gösteriyor. İçişleri Bakanlığı, Başbakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi kurumlarda binlerce kişinin görevden alınmasının arkasında böyle bir mantık olabilir.

 
Ancak görevden alınan herkesin cuntacı olduğunu, ya da istisnasız bütün cuntacıların görevden alındığını iddia edemeyiz. Cemaatçi olmadığı halde, sırf Tayyip Erdoğan’dan nefret ettiği için hükümetin devrilmesini arzu eden ve öğrencilerine devlet karşıtı telkinlerde bulunan siyaset bilimi öğretim üyeleri var. Onların hiçbiri görevden alınmadı. Devletten maaş almaya ama devletle alay etmeye devam ediyorlar.

 
Peki, şöyle bir düşünelim bakalım. 17-25 Aralık 2013’teki görevden almalardan bu yana halen cemaatin güç sahibi olmasını neyle açıklayabiliriz? Bu soruya cevap verebilmek için, cemaatin geçmişte kimlere, ne zaman, nerede, nasıl, neler yaptığını analiz etmek lazımdır. Cemaatçiler, kendilerini devletin sahibi gibi gördükleri için, düşman gördükleri herkesin hayatını zehir etme hakkını kendilerinde buluyorlardı. Geçmişte husumet yaşadıkları ya da ileride husumet yaşayabileceklerini fark ettikleri şahısların önemli mevkilere gelmelerini engellemek, gelmiş olanları ise uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmış olmalarının gerekçesi buydu.

 
Sadece Hanefi Avcı gibi kamu görevlilerine değil, kitlelere sesini duyurabilen muhalif yazarlara, gazetecilere (Nedim Şener, Barış Terkoğlu gibi) de bu yıldırma stratejisini uyguladılar. Bu stratejiye göre; mevcut ve potansiyel düşmanlar susturulmalı, sindirilmeli ve yıldırılmalıydı. Medya, dış politika, iç politika, savunma, güvenlik, eğitim, sağlık ve finans gibi önemli meselelerde yalnızca onların sözü geçmeliydi. Devlet yalnızca onların istediği şekilde düzenlenmeliydi.

 
Bireyler bile onların kontrolü altında olmalıydı. Üniversite sınavında başarılı olabilmek için ev-okul-dershane kapılarında sürünen, bu yüzden ilk gençlik yıllarını doya doya yaşayamayan, okuldan mezun olunca bile yine hak ettiği yerlere gelemeyen yüz binlerce işsiz gencin ahını alma pahasına, kendi adamlarını en iyi işlere yerleştirdiler. İşi esas hak edenlerin hakkını yiye yiye, mazlumların ahını ala ala iktidar sahibi oldular. Kendilerine dost gördükleri gençlerin ellerinden tuttular; iş, güç, para, makam, ev, araba sahibi olmalarını sağladılar.

 
KPSS, ALES, yabancı dil ve kurum sınavlarında alın teri döken, ülkesi için çalışmak isteyip de çalışamayan yüz binlerce gencin yıllardır işsizlik ve parasızlık içinde kıvranmasına sebep oldular. Pek çok kişinin geleceğini kararttılar. Mobbing uyguladılar, gençlerin psikolojisini bozdular. Bir neslin canına kıydılar. Kimilerini ruhen kimilerini ise fiziken öldürdüler! Öğretmen olamadığı için, intihar edenler oldu bu memlekette. Hâkimlik sınavını kazandığı halde hâkimlik yapması engellenen Didem Yaylalı’yı da unutmayalım!

 
Yazılı ve sözlü sınavlarda elemek istedikleri adaylara eziyet çektirdiler, kendi görüşlerine yakın gördükleri adaylara ise sempatik davrandılar. Öyle sempatik davrandılar ki, bazen sınav sorularını önceden o adaylara verdiler. Bu sınavlar için hiç alın teri dökmeyen, birilerinden gizli gizli özel dersler alarak ne tür sorular sorulacağına dair önceden bilgilendirilen, torpille iş bulup iyi yerlere gelen (daha doğrusu getirilen) kişilerin aldığı ahların vebalini taşıdılar. Elbette bu ahların karşılığı olacaktı! Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste demişler. Çıktı çıkmasına, ama çok geç çıktı. Ahını aldıkları pek çok kişinin kariyerini ve hayatını mahvetmiş oldular. Bunun asla geri dönüşü yok.

 
Yüceler yücesi (!) devletimiz; 15 Temmuz akşamı milletin yüreğini ağzına getiren o cuntacılara her ay maaş yatırdı, devletin gizli bilgilerini emanet etti, güvendi, görev verdi. Onlar ise devletin tanklarını, tüfeklerini, uçaklarını, helikopterlerini Türkiye Büyük Millet Meclisine, devlet binalarına, sivil halkın üzerine ateş açmak için kullandılar. Geriye 200’den fazla şehit, yüzlerce yaralı, binlerce acılı aile ve milyonlarca kalbi kırık insan bıraktılar. Devlet o dönemde bu kişileri ödüllendirmek yerine cezalandırsaydı, bugün bu noktaya gelinmezdi. Yaşananlarda hem istihbarat zaafı hem bürokratik zaaf vardır. İstihbarat zaafı vardır, çünkü insanlar hiç şehit olmadan evvel bu girişim önlenebilirdi. Bürokratik zaaf vardır, çünkü askeri ve sivil bürokrasi çok yanlış, çok sakıncalı ve çok tehlikeli şahıslarla donatılmıştır. Ahtapotun kolları öyle uzamıştır ki, uzanamayacağı yer kalmamıştır.

 
Bu iş burada biter mi? Yoksa, yeni bir darbe girişiminde bulunmak yerine, başka yöntemlere başvurabilirler mi? Örneğin, ülkeyi yıpratan PKK ve DAEŞ terörüne bilerek engel olmayarak farklı bir biçimde kendilerini belli ederler mi? Bunlar da cevap arayan sorular.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz