Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetindeki büyük sır

Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetindeki büyük sır

Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetindeki büyük sır…

 

Bu kitapta yazılanların gerçek kişi ve olaylarla ilgisi yoktur.

Tarihten esinlenilerek kurgulanmıştır…

Fransa’da Bir Osmanlı Sürgünü

Osmanoğulları Konağı…

 

Fransa’nın gösterişli şehirlerinden Nice’te, korudan hallice gür ağaçlıklı, genişçe bir alana süzülür gibi oturmuş duran bu soylu konak, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle memleketini terk etmek mecburiyetinde kalan, saray erkânından asil bir aileye ev sahipliği yapıyor şimdi… Gece vakitleri avlusunda bekçi köpeklerinin cirit attığı, üç katlı, beyaz ahşaptan, cumbalı Osmanoğulları Konağı’nın içi bütünüyle Türk motifleriyle süslenmişti. Kapının karşısındaki duvar boydan boya sedirle çevrili, ortasında büyük ve gösterişli bir sehpa, dar ve uzun pencerelerde elişi tığ örgülü dantelli perdeler… Her şey fazlasıyla göz alıcı, ihtişamlı ve muazzam görünüyordu.

Salon kısmında bütün ailenin bir arada oturabileceği kadar uzun, neredeyse odayı dolduracak kadar da geniş bir yemek masası bulunuyordu. Salonun en uç kısmı, orta kısımla birleştirilmişti. Bu birleşme alanı, geniş kadife koltuklar ve kanepelerle döşeliydi. Koltuk ve kanepelerin arasındaki sehpaların üzerine özenle yerleştirilmiş abajurlardan içeriye yayılan yumuşak ışık, ne çok aydınlıktı, ne de loş denilecek kadar karanlık…

Hemen her duvar, İstanbul’un güzel resimleriyle süslüydü. Konağın kıymetli köşelerinden birinde ecdatları Fatih Sultan Mehmet Han’ın ünlü Gentile Bellini tarafından yapılan portresinin bir kopyası bulunuyordu. Portrenin hemen yanı başında ise Fatih Sultan Mehmet’in tuğrası asılıydı. Koltukların olduğu bölümde sultan babaanne; yanında dünürü, çocukların anneannesi Bal Hatun’la bir şeyler konuşuyordu. Bu iki asil ve soylu kadın, uzun yıllardır bir arada yaşıyorlardı. Her ikisi de geçkin yaşlarına rağmen, vakur bakışları, asil tavırları, manalı gözleri, edepli dilleri ve her daim itinalı giyim kuşamlarıyla dikkat çeken, saygı uyandıran kadınlardı…

Osmanoğulları’nın yakışıklı ve hünerli torunlarından Fatihcanhan, salona girdiğinde iki kadın arasında geçen konuşmaların içeriğini anlamamış bile olsa, aralarındaki saygının, sohbetlerine de yansıyan yüksek seviyesini hemen hissetmişti.

Soylu şehzade Fatihcanhan, yine bir hata yapmıştı. Elinde sadece tek bir buket çiçek vardı ve babaannesiyle anneannesi arasında seçim yapıp sadece birine çiçek uzatmak, Fatihcanhan gibi kibar, düşünceli ve ince bir adama asla yakışmazdı.  Uzun boylu, kara gözlü, kalın kaşlı, sert bakışlı, hafif çatık kaşlı bu centilmenin keskin zekâsı, neyse ki olaya derhal bir çözüm bulmasını sağlamıştı. Fatihcanhan, elindeki bol renkli buketi sedir bölümünde annesiyle birlikte oturan Rabia yengesine sunmaya karar verip kendince konuyu tatlıya bağladı.

“Rabia Sultan yaş gününüzde burada değildim. Biliyorum, uzun zaman oldu ama çiçekçiden geçerken sizin sevdiğiniz çiçekleri hatırladım. Bunları kabul ediniz lütfen. İyi yıllarınız olsun. Upuzun yıllar olsun. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.” dedi o kadife gibi yumuşak ama tok sesiyle yengesine gülümseyerek…

 

Rabia Sultan şaşırmış halde çiçeklere bakarken, ne diyeceğini bilemedi. Yavaşça başının kaldırıp çaresiz gözlerle kayınvalidesine baktı. Evin büyük hanımı burada dururken, yengenin çiçek kabul etmesi doğru olur muydu ki? Büyükhanım ne derdi acaba?

Rabia’nın mahcup bakışlarını fark eden Sultan Hanım gülümseyerek karşılık verdi küçük gelinine. İçi rahatlayan Rabia Sultan da, hayran kaldığı buketi sevgiyle kabul ederek mutlu oldu ve Fatihcanhan’ı yanaklarından öptü.

“Sağ olasın Fatihcanhan. Allah razı olsun. Bu ne büyük zariflik… Sen her zaman ince düşünceli bir genç olmuşsundur. Çok teşekkür ederim.” dedi bakışlarını hafifçe yere eğerek…

“Sultanım. Siz dünyadaki en güzel çiçeklere layıksınız.” diyerek karşılık veren esmer yakışıklısı afili şehzade, yengesinin elini öperek, içtenlikle sarıldı ona.

Rabia Sultan çok duygulanmıştı. Gözleri nemlendi hemen. Çiçeği elinde, uçar adımlarla kendi dairesine doğru gitti. Çiçek krizini kolay çözdüğünü düşünen Fatihcanhan, önce babaannesini sonra da anneannesini ellerinden öptü. Haminneleri de kibar delikanlıyı başından öperek selamladılar. Ardından annesinin yanına giden Fatihcanhan, validesinin beyaz yanaklarına öpücükler kondurduktan sonra nihayet yerine oturdu.

Delikanlının ellerinden tutan annesi, akıllı kadındı ve hiçbir şey gözünden kolay kolay kaçmazdı. Oğluna doğru eğilerek, kısık bir sesle;

“Yine tek çiçek aldın değil mi?” diye sordu.

“Bir defasında da anlama be annem.” dedi Fatihcanhan, beyaz dişlerini cömertçe sergileyip gülümseyerek…

“Ben oğlumu bilmez miyim? Aç mısın sen oğlum, bir şeyler hazırlatayım mı?”

“Aslında açım ama nedense bir şeyler yemek istemiyorum. Belki sonra.”

“Tamam canım.”

Sultan anne ayağa kalktığında, Fatihcanhan’la birlikte odada bulunanların hepsi saygıyla ayaklandılar.

“Hepinize iyi geceler dilerim. Fatihcanhan sen beni odama götür evladım.” diyen Sultan anne, dik duruşu ve vakur edasıyla odadakileri selamlayarak, torunuyla birlikte salondan çıktı…

 

Fatihcanhan, babaannesinin koluna girip odasına dek, kendisine refakat etti. Büyükhanımın yattığı oda hayli büyüktü. Onun gönlünde kalmış, biraz da annesinden hatıralarla bezediği odasından ne zaman içeri adım atsa Fatihcanhan kendini resimlerde gördüğü, anlatılanlardan hafızasında şeklini çizdiği bir Osmanlı konağının yatak odasında sanırdı.

 

‘TOPKAPI ŞİFRESİ’ kitabımdan

 

NAZAN ŞARA ŞATANA

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz