Tabiat ile “Gerçek İnsan” Arasındaki Ahenk

Tabiat ile “Gerçek İnsan” Arasındaki Ahenk

 Bugünün dünyasında yaşayan hemen herkes, hayatlarında bir şeylerin eksik olduğunu içten içe sezinlemektedir. Bu, doğrudan doğruya, tabiatı mümkün olduğu kadar safdışı bırakan yapay bir çevre oluşturulmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu şartlar altında yaşayan dindar insanlar bile, tabiatın manevi anlamını kavrama yeteneklerini yitirmektedirler. Her yerde, tabiatı ele geçirme tutkusunu gördüğümüz gibi, insanın da değerini yitirdiğini, varoluşunun da tehlikeye girdiğini müşahede ediyoruz. Kendi varoluş kaygısıyla yüzleşen Pisagor, neden yaşadığını sorguladığında, şu cevabı bulmuştu: “Göğe ve tabiata bakmak için.” Goethe ise tabiatın “görmek üzere doğan” ve “temaşa etmeğe memur edilen” insandan bir şey saklamadığına inanır. Bir defasında Jakobi kendisine, “Tabiat Yaratıcı’yı gizler” diye yazdığında, “fakat herkesten değil!” diye cevap verir.

İnsanla tabiat arasındaki dengenin bozulduğunu pek çok kimse kabul etmektedir. Bu dengesizliğin, insanla Yaratıcı arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığını ise herkes fark etmiş değildir. İnsanoğlu, Yaratıcı’nın mülkünde emanete ihanet etmiştir. Sahip olduğu kudreti ve bilgiyi Rabb’in rızasına uygun olarak kullanacağı yerde, tabiatı istismar etmede kullanmıştır. İnsanlık tarihi tecrübeyle öğretmiştir ki, “güçle beraber şefkat çok nadir bulunur.”

Dindar insan için tabiat hiçbir zaman “tabii” değildir; her zaman dini bir değere sahiptir. Bunu anlamak kolaydır: Çünkü kozmoz, kutsal bir “yaratılmıştır”; Yaratıcı’nın kudret elinden çıktığı için kutsallıkla ve Yaratıcı’dan gönderilen haberle yüklüdür. Eğer gökte yükselen güneş haber değilse, Kur’ân’da, sure-i Şems’de haber değildir. Necm suresi Yaratıcı’nın kelam sıfatından gelen teşri bir ayeti olduğu gibi semâda parlayan yıldız da Yaratıcı’nın kudret sıfatından gelen tekvini bir ayetidir. Sürekli açan bir çiçek, Ebedî Nizam’dan bir mesaj olurken, onun solması da ölen ve biten bir dünyanın ötesinde bir kader için doğduğumuzu hatırlatır. Kendi tabiâtını ve tabiatı koruyan bir insan için her ağaç cennetteki bir ağacın yansıması ve her çiçek, insanın varlığının derinliğindeki hâlâ taşıyıp iştiyak duyduğu cennet saflığının bir aynasıdır. Bu nedenden ötürü, tabiatın sadece dünyevî amaçlara bağlamış tamahkâr ve hırslı insanların saldırısından korunması gerçekten manevî bir vazifedir.

“Güzel bir söz güzel bir ağaca benzer.” (İbrahim suresi, 14).

Hz. İsa’da (a.s) ağaç sevgisi meşhurdur ve Hz. Muhammed’de (a.s.m) sahabelerinin biatlerini Rıdvan ağacının altında alır.

İslâmî kozmolojide, mukaddes Tuba ağacı, Kevser havuzunun etrafında betimlenir.

Budhaa bir ağacın altında tefekkür eder ve aydınlanma ağaçla gerçekleşir.

Veli türbelerinin yanında genellikle ağaç bulunur.

Fatih, “ağaç kesenin kellesi alınır” der.

Atatürk, bir ağacın kesilmemesi için koca bir binayı rayların üzerinden taşıtır.

Chesnut’ta bir İnsan-ı Kamil “Bir çiçeğin yaprağının düştüğünü gördüğünde kolu kopmuş gibi acı hisseder.”

Bütün bunlara rağmen maalesef, bugünün dünyasında, tabiatın ve ağacın kutsal olduğu duygusu, yalnızca, küçük bir zümre arasında sürmekte ve dillendirilmektedir. Onların tabiata olan sevgi ve hürmetleri, çok değerli olmakla birlikte, tam anlamıyla duyulmuş değildir. Söyledikleri şeyler, zihni olmaktan çok hissi şeyler olarak değerlendirilmektedir. Pragmatizmin altın çağında aşkın boyutu olmayan bir insan telakkisi yayılmış ve “tabiatın ve ağacın kutsallığı”, “fayda”ya indirgenmiştir. Şimdi önemli olan kutsal olup olmaması değil, faydalı olup olmamasıdır.

Tabiatla insan arasındaki barış ve uyum gerçekleşmedikçe insanlar arasında barışın sağlanması imkânsızdır. Tabiatla barış ve uyum içinde olmak da Gökler’le ve nihayetsiz her şeyin kaynağıyla uyum içinde olmaya bağlıdır. Rabb’le barışık olan O’nun yarattıklarıyla, tabiatla ve insanla da barışıktır. Dünyayla mahlûkatın dengesi, insanla Yaratıcı arasındaki dengeye bağlıdır. Bu hakikati Lao Tzu ne güzel ifade eder, “Bilge kişinin amacı tabiatla uyum halinde olmaktır; çünkü insanlarla uyum içinde olmak bu uyuma bağlıdır.” Gerçek İnsan ya bu uyum ile birlikte varlığa kardeşlik beşiği nazarıyla bakacak her şeyle ve herkesle hüsn-ü muaşeret bulunacaktır; ya da insanla Rabb arasında kopukluğun bir yansıması olan –insanla tabiat arasındaki– bu kopukluk acı sonuçlar doğuracaktır.

Kurtuluşumuz Yaratıcı’ya yönelik bu bilgi ve sevgide saklıdır

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz