Yazıklar olsun. “Bitirdiler Adalar’ı”

Share

Marmara Denizi’ndeki balıkların azalması konusunda doğuştan Heybeliadalı Siren ideman’a kulak verelim

Bu günde sevgili Siren ideman’a kulak verelim… Doğma büyüme adalı, Marmara’nın Heybeliada’sından. Dedesinin babasından, dededen, babadan balıkçı. Henüz ellilerinin başlarında, ama bu kadar yıla, içine gözünü açtığı kültürün insanlarıyla birlikte toptan yok oluşu, melanurların, hannozların, mırlanların, kupeslerin ve daha nicelerinin bu diyarları terk edişi, koskoca denizin tükenişi sığmış… Uğur Kıran “çok dertliyiz” diye anlatmaya başlıyor hayat hikâyesini, hepimizin ortak hayatını. Yer yer ürpererek dinliyoruz, ama yakaladığı minekopları öpüp denize salan balıkçının erdemi yola devam umudu veriyor. İnsanların, denizin, ayın döngülerine Uğur reisin keskin gözü ve geniş ufkundan bakıyoruz. 

 Sezon nasıl geçti?

Uğur Kıran: Çok kötü, berbat! Her anlamda berbat. Çok dertliyiz. Aşırı bir pahalılık var. Motorin çok pahalı. Ağlara çok zam geldi. Büyük bir bereketsizlik var. Neresini anlatacaksın ki bu durumun? Öte yandan, yunuslar başımıza bela oldu. Balıkçılığın büyük derdi. Bir yunus günde 40 kilo balık yiyor. Nasıl balık kalsın ki?

Balığın azalmasının yunustan başka sebepleri yok mu?

Olmaz olur mu? Anlatmakla bitmez. Biz ufak balıkçıyız. Ama, endüstriyel denen balıkçıların Marmara’da avlanması çok tehlikeli. O büyük tekneler şimdi anlaştılar, Moritanya’ya gittiler. Düşünün, Marmara’da çalışan tekneler, okyanusta balıkçılık yapıyorlar. O kadar mukavemetli tekneler. Endüstriyel balıkçılık Marmara’da yasaklanmadıkça, Marmara’da balık malık bulamaz kimse. Ben çocukken sahilden oltayla lüfer tutardık. Sahilden ya! Şimdi sahilde çırçır yok. Hatırlarsınız, sahilde denize baktığınızda bir sürü ufak balık görürdünüz. Denizden artık çöp geçmiyor. O kadar berbat ettiler denizi, ekolojik dengeyi o kadar bozdular ki…
Bostancı sahil yolu daha yapılırken tahmin ettik denize çok zarar vereceğini. Ve yapıldıktan sonra da sonuçlarını gördük. Dalgaların sahile vurup çakılları ya da kumu yalayarak geri çekilirken hem kendini filtre ettiğini hem oksijen aldığını biliyoruz. Deniz yaşamını öyle sağlıyor. Dalgalar çakıla, kuma çıkacak, geri gelirken oksijenini alacak ve o kumda, çakılda kendisini filtre edecek. Şimdi dalga betona, taşa çarpıyor, geri gidiyor. Kıyıda yürürken eskiden yosun kokusu duyardınız, çoktandır bu yok, çünkü kıyı yok. Denizin içi çürümüş yosun dolu, lağım gibi, dibi batak. Çapa atıyoruz, çekiyoruz, simsiyah lağım. Deniz oksijen alamıyor. Fenerbahçe’den Tuzla’ya kadar bu sahil yolu yüzünden, bizim adanın önünde yaşam yok şu anda. Balık yaşamıyor artık, durmuyor. Karşıya sahil yolunu yaparken sana akıl veren mühendisin yok mu hiç, mimarın yok mu, denizbilimcin yok mu, su ürünleri uzmanın yok mu? Bu kadar bilinçsizlik olur mu? Hiç olmazsa 100 metrede, 200 metrede, olmadı 500 metrede bir 10 metrelik boşluk bıraksaydın da orada deniz nefes alsaydı bari! Bunu da mı düşünemiyorsunuz ya! Bu kadar olabilir mi?

Denizcilerde bir tabir vardır: “Ay ayakta kaptan yatakta, ay yatakta kaptan ayakta.” Ay olmadığı zaman, korkma, rüzgâr kolay kolay adamı boğmaz denizde. Ay büyüdüğünde çok hareketli olur deniz, fırtınaya daha açıktır. Bir de, ayın etrafında belirgin, sanki çizmişsin gibi bir ışık çemberi olur bazen, eğer öyleyse, kesin rüzgâr esecek.

Doldurulan deniz sadece Fenerbahçe Tuzla arası da değil…

Adalar’da da çok dolgu var, en başta adaların iskelelerinin olduğu sahiller… Her taraf beton oldu. Yassıada tamamen gitti, yetmiyormuş gibi, şimdi de Sivriada’ya girdiler. Yassıada’nın bize ne kadar faydası vardı biliyor musunuz? Orada denizin içi hep kayalıktı. Balık kayaların oyuklarına çok güzel yerleşiyor, yumurtluyordu. Yassıada gitti! Şimdi Sivriada da gidiyor. Marmara’da korkunç bir katliam var. Komple beton döküyorlar sahillere. Yazıklar olsun. “Bitirdiler Adalar’ı”.

Marmara balık çeşitliliğinin en zengin olduğu denizlerden biriydi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun bir araştırmasına göre, Marmara’da 1970’li yıllarda görülen ve “ekonomik değeri olan” 124 balık türü artık yokmuş…

Benim bildiğim 70’in üstünde tür kayboldu. Babamlar anlatırdı, eski adalılar anlatıyor; Karadeniz’den Lazlar ta Trabzon’dan, Rize’den gelirlermiş, adada ev tutarlarmış, kış boyunca burada balıkçılık yapar, sonra köylerine dönerlermiş. Şimdi Karadenizliler Moritanya’da! Böyle bir şey var mı ya! Dört bir koldan katledildi. Çok bilinçsiz avcılık yapıldı. Kesinlikle balıkçılık konusunda bir bakanlık kurulması lâzımdı. Tarım ve Köy İşleri bakanlığına bağlıydı balıkçılık. Şimdi adı Tarım ve Orman Bakanlığı oldu. Olayın en yanlış tarafı bu zaten. Adamın biri gelmiş inek ilacı alıyor, biri gelmiş ot ilacı alıyor, aynı yerden ben balıkçı ruhsatımı alıyorum. Üç tarafı denizle çevrili ülkede böyle saçma şey olur mu? Bu işleri ciddi olarak bilen adamlar olmadıktan sonra ne yapabilirsin? Herkes katliam peşinde. Kimsenin denizi düşündüğü, çocuğunu, torununu düşündüğü, geleceği düşündüğü yok ki! Saçma sapan bir ülke olduk.

Uğur (sağda) ve ortağı Caner eski bereketinden eser kalmayan Marmara’da.(Fotoğraf: Mustafa Alkaç)

Marmara’da senin en sevdiğin yer, avlanmak için en bereketli yer neresiydi?

En çok sevdiğim yer Yassıada, Sivriada, Neandros adası… En güzel, en iri balık yapan yerlerdi. Maalesef endüstriyel balıkçılar Neandros’u ağla çevirdiler, mahvettiler. Ağlar balık yuvalarını tıkadı, tahrip etti, balıklar oraları terk etti. Yassıada’nın ne hale geldiği belli. Utanç verici. Perişanlık! Bakamıyorum bile! Sivriada da elimizden gitti. Vinçler, kamyonlar son sürat Sivriada’da çalışıyor. Marmara bitti. Otoyolla Trabzon’u, Samsun’u, Karadeniz’i de katlettiler. Bir de övünüyorlar, bilmem kaç kilometre yol yaptık diye… Denizin içine yol yapmak kadar kolay iş var mı? Binanın hafriyatını, molozunu götür sahile, dök denize. Bunun için adamdan para da al üstelik. Sonra da övün. Bu anlayışla giderse, hadi biz tamam, peki, çoluk çocuk, torunlar, yeni nesil ne olacak? Benim çocuğum balıkçı torunu, balıkçı çocuğu benim bildiğim balıkların hiçbirini bilmiyor. Bir mor karagöz görse, tanımaz…

Balıkçılık senin dede, baba mesleği değil mi?

Dedemin babası Trabzon’un çok büyük balıkçısıymış. Dedem iyi balıkçıydı. Burada, adada altı çocuğunu ufacık kayıkla, paraketayla büyütmüş. Paraketa dediğimiz şey, bir ip, ipin üstünde iğneler. Yemliyorsun, atıyorsun, iki-üç saat sonra gidip çekiyorsun. Küçücük kayıkla, paraketayla altı çocuğunu okutmuş, evlendirmiş, evini almış. Bir sandal ve bir ip parçasıyla! Bizim şimdiki teçhizatlarımızı görse inanamaz! Ama para kazanamıyoruz.

Aile kökeni Trabzon, öyle mi?

Dedemin babası Trabzon-Sürmeneli. Aile hep oradan.

Kökende Rumluk var mı?

Büyük ihtimalle vardır. (gülüyor) E eskiden orada hep Rumlar yaşıyormuş. Sürmene’de koskoca manastır, kilise… Bizde de olabilir yani Rumluk, olmaz mı? Dedemin babasının adı Ahmet, Kokorun Ahmet derlermiş ona. Oğlu da Ahmet. Ona da Kocaman Ahmet diyorlarmış. Dedemin boy iki metre, 50 numara ayak… Felaket bir adamdı. (gülüyor) Millet titrerdi. Çok iyi hatırlıyorum. Altı buçuk yaşındaydım rahmetli olduğu zaman.

Anne tarafı nereden, babanla annenin yolu nasıl kesişmiş?

Annemin ailesi Selanik tarafından. Oradan Edirne’ye göçmüşler. 1960’ta Edirne’den geliyor annem adaya, çalışmak için; bütün akrabaları hâlâ Edirne’de yaşıyor. Babam daha gelir gelmez fark ediyor annemi. Kısa süre flört ediyorlar. Sonra, evlenme teklif ediyor babam.

Büyük dede Trabzon’da nasıl balıkçılık yapıyormuş?

Tekneyle balıkçılık, kayıkçılık. Dedemi de yanına alıyormuş. Balıkçılık dışında, geçim sağlamak için küçük ticaret de yapıyorlarmış. Rusya’ya gidiyorlarmış ufacık yelkenliyle. Buradan oraya birtakım ürünler götürüyorlarmış, oradan burada olmayan şeyler getiriyorlarmış. O zamanlar fındıkmış, çaymış yok ki…

Uğur ve babası İbrahim Kıran dededen kalma kayıkhanede.

Trabzon’dan İstanbul’a gelen dede mi, baba mı?

Dedem Trabzon’da geçinemiyor. Amcası İzmir’e yerleşmiş, çok güzel para kazanmış orada. Dedem de bunu duyuyor, atlıyor tekneye, babaanneyi ve o zamanlar ki tek çocuklarını da alıyor, İzmir’e gitmeye kalkıyor. Ben benim bugünkü teçhizatımla gitmeye kalkmam. (gülüyor) Korkarım vallahi. Çok iyi denizcilermiş. Ufacık yelkenli bir taka.

Ve İzmir’e kadar gidiyor…

Gidiyor. Bir sene kalıyor. Amcam orada doğuyor. Dedem beğenmiyor İzmir’i. Tekrar yelkeni açıyor. Tamamıyla tesadüfen Heybeliada çıkıyor karşısına. Plajın oraya atıyor demiri, bağlıyor tekneyi. Ada hoşuna gidiyor.

Sene kaç aşağı yukarı?

1932 olmalı. Başlıyor burada balıkçılığa. Ev kiralıyor. Adaya ilk çıktığı yerin yakınlarında, Abbas Paşa iskelesinde sandal kiraya vermeye başlıyor. Güzel para kazanıyor, sandalları çoğaltıyor, 6-7 tane sandal alıyor. Kendisi de sandal yapıyor. Bir süre sonra, ev satın alıyor. Öylece buraya yerleşiyoruz. Babam burada doğuyor. Çoğalıyor aile. En büyük halam Sürmene’de, amcam İzmir’de, sonraki üç çocuk burada doğuyor. Dedemin kurduğu kayıkhaneyi sonra uzun süre biz devam ettirdik. Ama tapulu yer değildi. Yıllar sonra, oranın tapulu sahibi olan aile “Villa yapacağım buraya, çıkın dedi. Kayıkhanemiz öyle gitti. 60-70 senelik bir tarihti orası. Bu bahse hiç girmeyelim… Dedem ilk geldiğinde, para yok, pul yok, eski bir kayığın üzerine çadır yapmış, epey bir süre orada yatmış kalkmış. Sonra ev tutmuş.

Karadeniz’den Lazlar ta Trabzon’dan, Rize’den gelirlermiş, adada ev tutarlarmış, kış boyunca burada balıkçılık yapar, sonra köylerine dönerlermiş. Şimdi Karadenizliler Moritanya’da!

Sandal kiralama işi nereden aklına gelmiş?

Önce balıkçılık yapıyor, sandal kiralama daha sonra. Adalılar dedemi seviyorlar, biri bir tekne getiriyor “Reis, benim tekneye bakar mısın?” diyor. Artin amca getiriyor kayığını, sonra Apostol amca bir kayık getiriyor. Bakıyorlar Reis sağlam denizci, herkes getiriyor teknesini. İş kendi kendine büyüyor. Dedemin hoşuna gidiyor bu iş, para da kazanabiliyor, kayıkhaneci oluyor. Balıkçılık artı kayıkhanecilik dedeyle başlıyor. Çok fena lodos alır bizim orası. Dede bulutlara bakıyor, fırtına gelmeden kayıkları hemen karaya çekiyor falan… Havayı felaket tahmin ederdi. Rahmetli babam da havayı anlamada çok kuvvetliydi. Uzunca yola çıkacağım zaman, Çınarcık tarafına falan gideceksem, babama sorardım. Bundan 35-40 sene evvel böyle meteoroloji yoktu. Şimdi internette basıyorsun, yarın ne olacağını, rüzgârın yönünü mönünü, kaç kuvvetinde eseceğini görüyorsun. Böyle şeyler yok tabii o zaman. Babam bakıyordu gökyüzüne, “Oğlum, yat aşağı, gitme diyordu. İki-üç saat sonra, bir bakıyordum, fırtına patlıyor. Çok iyi biliyordu eski denizciler.

İnternetteki tahminler tutuyor mu?

Tutmadığı çok seyrek oluyor, eskisine göre çok iyi. Poseidon diye bir Yunan sitesi var, oradan takip ediyoruz internetten, bir de Windfinder var, yatçılar çok kullanıyor; bu ikisi çok başarılı. Aslında, ben de iyiyimdir hava tahmininde. Dededen, babadan biz de öğrendik bir şeyler.

İstanbul halkını ziyadesiyle besleyen balık bereketinin baba torikleri… (Vefa Zat Koleksiyonu)

Dededen babaya geçersek, baban İbrahim adada doğuyor…

Babam hep balıkçılık yaptı. Dedem rahmetli olunca kayıkhaneciliği devraldı. Hem kayıkhanecilik, hem balıkçılıkla bizi büyüttü. Allah rahmet eylesin.

Sen hep Heybeli’de mi yaşadın?

’65 doğumluyum, hep burada yaşadım, hiçbir yere gitmedim. Bir sene Kartal’da oturdum, 20 sene evvel, yapamadım. Cenneti bıraktığımı fark ettim. “Ne yaptın? dedim. Dar kaçtım.

Eşinle tanışmanın hikâyesi de denizle bağlantılı, değil mi?

Evet ya… (gülüyor) Bir arkadaşımla su kayağı yapıyorduk. O zaman Su Sporları Kulübü inşaat halindeydi. Sibel de yanında benim de tanıdığım bir kız arkadaşıyla beraber beton setin üzerinde oturmuş, bacaklarını sarkıtmışlar, denizi seyrediyorlar. Önlerinden geçerken gördüm, hoşuma gitti, tekneyi kullanan arkadaşıma bir daha dön dedim. Kayakla yan yatırdım kendimi, iyice yaklaştım yanlarına, ayaklarının dibinden geçtim. Arkadaşıyla işaretleştik. Akşam iskeleye indim, buldum onları. Tanıştık, randevulaştık, nişan, düğün derken, iki çocuk… (gülüyor)

Adada herkesin ya kendi kayığı vardı ya da gelir kayık kiralarlardı. Sabah saat 5’te yazlıkçılar gelir, kayık kiralar, balığa çıkarlardı. Gelenekti. Öğlenden sonra da kız arkadaşını alan, eşini alan kayıkla denize açılır, Kaşıkadası’nın orada demir atar, denize girerler. Bir kültürdü bu. Şimdi herkes havuza! Klor banyosu!

Çocukluğunun adasıyla bugünkü ada çok farklı mı?

Her şeyden önce, insanlarda çok büyük farklılık var. Çok değişik bir jenerasyon geldi. Burası Rumların yaşadığı bir adaydı. Çocukluk arkadaşlarımın hemen hepsi Rumdu. İlkokula giderken iki Türk arkadaşım varsa, yirmi Rum arkadaşım vardı. Musevi ve Ermeni arkadaşlarım vardı. Evimizin arkasında Rum ilkokulu vardı. Bambaşka bir kültürdü o. Çok neşeliydi o insanlar. Nüfusa ev sayısı olarak bakarsan, şimdi daha fazla ev var, ama yaşayan insan yok. İnsanlar bir acayip. Ortada bir hayat yok, bir sosyal hayat yok. Çam Limanı’nda üç tane restoran varmış, ben birini hatırlıyorum. Şimdi Ekşioğlu’nun villalarını yaptığı yerde Rizeli Laz Ali amcanın restoranı vardı. Daha beride iki tane daha. Hiç de etrafı bozmadan, salaş, tahtadan, sade… Gel bu tarafa, ormanın içinde Ethem lokantası, onun aşağısında yine ormanın içinde, sahilde Asaf, Ethem’in üstünde, çamların içinde başka bir restoran… Plaj, Panorama Oteli, sahil ful. Herkes yiyor, içiyor, eğleniyor. Bir de, bu restoranlara gelenler hep adalılardı. Şimdi adalı birini restoranda göremezsin. Ayrıca, sinemalar… Sahil, Yeni, Ayyıldız, Zafer… Askeriyedeki sinema hariç, dört tane açıkhava sineması. Şimdi bir tane yok. Sinemaların beşi de dolardı. Harika filmler getirirlerdi. En büyük zevkimizdi sinemaya gitmek, akşamleyin giyiniriz, süsleniriz, doğru sinemaya…

Yıllar içinde senin müşterin de değişti mi?

Balık kültürü denen şey yeni jenerasyonda hiç yok. “Şu balık kaç para” diye sorabiliyor müşteri. O kadar kötü hale geldi ki, bitti bu iş. Vallahi billahi yapmak istemiyorum. “Şu balık” ne demek ya! Balığın ismini bilmeyen insanın adada ne işi var? Ada burası.

Çiroz asılırdı eskiden adanın özellikle aşağı taraflarında sokak aralarında…

Valla çok şükür, yıllar sonra, geçen sene uskumru İstanbulluya acıdı. Geçen sene çiroz işi bir canlandı. Ben de yaptım, astım, sattım. Kendim de yedim. Çirozlarımla güzel rakı içtim, Allahıma şükürler olsun. Geçen sene bir buçuk-iki ay iyi bir uskumru yaptı; endüstriyel balıkçılar onu da hemen katletti. Onlar olmasaydı, uskumru geri dönmüştü ve devam ederdi de. Uskumru Marmara’nın suyunu çok sever, adaların baş balığıdır, öyle derdi balıkçılar. Ama maalesef, katlettiler.

Baharda Karadeniz’e çıkan uskumru henüz yağlanmamışken avlanır, çiroz sergilerinde kurutulurdu. (Vefa Zat Koleksiyonu)

Hava tahmininde iyi olduğunu söyledin ya, neye bakarak, neye göre anlıyorsun havanın nasıl olacağını?

Denizcilerde bir tabir vardır: Ay ayakta kaptan yatakta, ay yatakta kaptan ayakta. Nedir bunun anlamı? Şimdi mesela dolunay var, aydınlık. Üç gün sonra karanlık başlayacak. Her akşam kırk beş dakika daha geç çıkar ay. Sonra ağır, ağır, ağır, ağır büyür, biter, tekrar akşamdan ay doğar, aydınlık olur. Ay olmadığı zaman, korkma, rüzgâr kolay kolay adamı boğmaz denizde. Ay büyüdüğünde çok hareketli olur deniz, fırtınaya daha açıktır. Bir de ayın dışındaki ışık çemberinden, içindeki kahve falı gibi lekeden rüzgârın ne zaman eseceğini anlarsın. Ayın etrafında bayağı belirgin, sanki çizmişsin gibi bir ışık çemberi olur bazen, eğer öyleyse, kesin rüzgâr esecek demek. Belki burada esmeyecek, üç saat mesafede Gemlik’te esecek, ama mutlaka esecek. Ayın içi de lekeli olmayacak, temiz olacak. Ayın içi lekeliyse, gene rüzgâr esecek. Ama, lekenin ve çemberin yoğunluğu da önemli tabii. Buna bakarak “az esecek hava” diyebiliyorum mesela.

Hava hakkında aydan başka ne fikir verir?

Suların gidip gelmesi… Havada hiç esinti yokken sular anlamsızca 15-20 santim ya da 20-30 santim yükselmişse, yükselmeye de devam ediyorsa, lodos kapıda. Bu hiç değişmez. Su çok yükseldiyse, çok kuvvetli lodos geliyor. Çanakkale tarafından, Ege’den sert bir lodos geliyor. Bu kesin. Sular azaldıysa, kuzey, kuzey-kuzeydoğudan çok sert hava gelecek. Kuzey, kuzey-doğu yönünden denizin içindeki akıntı çok yoğunlaştıysa, duran su birden akmaya başladıysa, rüzgâr geliyor demektir. Sonra, ışıkların hareketleri… Adadan Maltepe’ye baktığında karşıdaki ışıklar kırpışıyorsa, lodos geliyor. Çok aşırı kırpışıyor; çok yaklaştı lodos. (gülüyor) Işıklar çok parlak, karşısı çok netse, gökyüzü de çok yükselmişse, kuzey, kuzey-doğu yönünden temiz, güzel bir hava geliyor. Işıklar göz kırpmıyor, karşısı net gözüküyor, yarın hava çok güzel. Bulutlar alçaksa lodos, yüksekse poyraz… Aslında, hepsi birbirine bağlı. Ama dediğim gibi, artık teknolojiye ayak uydurduk. Yemin ediyorum, bu sene ne aya baktık ne buluta. Çocuklara diyorum, “Bakın Poseidon’a bu akşam hava esecek mi, esmeyecek mi?” (gülüyor)

Yunanistan denizini kurtardı, bizimkiler batırdı. Yunanistan yirmi yıl evvel çok ciddi kararlar aldı. Yasakta çalışan tekneleri batırdı. Üç ikaz verdi, sonra yine ihlâl ediyorsan, tekneye yanaşıyor, personeli alıp uçaksavarla batırıyor tekneyi. Türkiye’de yasak avcılığın cezası 3 bin lira, 5 bin lira.

Bu gidişle yeteneğini kaybeder misin?

Yo, o kaybedilmez, ama alışkanlık kaybediliyor. Kaybetmek istemediğim için de zaten akıllı telefon kullanmıyorum. Ama millete internetten baktırıyorum işte. Bir yandan da göz ucuyla bakıyorum bulutlara, aya. Ne kadar bakmıyorum desem de boğulmak istemiyorum yani…

Marmara’da bir balıkçının en sevmediği, en tehlikeli bulduğu hava şartı nedir?

Bizim burada lodos ve karayel. Bu ikisi çok kötü. Lodos güney-batıdan, karayel kuzey-batıdan eser. Zaten önce karayel başlar, karayelden sonra hava lodosa döner. Kuzeyden başlayıp batıya, güney-batıya doğru yönelir. Döndükçe de deniz karışır, felaket bir durum çıkar meydana lodosa ilk döndüğü zaman. En tehlikelisi de odur, çünkü hem karayelden dalga geliyor hem lodostan. Buradan İstanbul’a doğru gidiyoruz diyelim, teknenin burnundan karayel geliyor, yandan da lodos başlıyor. Hem önden arkaya, hem de yandan sallanıyorsun. Tam bir facia! Allah korusun.

Uğur kayıkhanenin önünde, arkada Sadıkbey plajı… 

Denizde hiç çok büyük, tehlikeli bir fırtına atlattın mı?

Kaç kere! Gözüm de kara biraz, kaç kere atlattım! Bir yolcu teknesi yaptırmıştım, bir dönem yolcu taşıdım. Vapur seferleri iptal oluyor, yalvarıyor adalılar: “Uğur bizi karşıya götür.” Adada mahsur kalmışlar, biri uçağa yetişecek, biri belki hastaneye gidecek… Fırtına, lodos kıyamet, vapurlar iptal, altı sene yolcu taşıdım. Adalılar hâlâ kötü havalarda söyler, “Bıraktın bu işi, sattın bizi” diye. Güzel, mukavemetli bir tekneydi. 27 metreye 7 metre genişliğinde, bayağı baba bir tekneydi.

Balığa çıktığında kötü havaya yakalandığın çok oldu mu?

Çok, çook. Çok eziyet çektim. Çok batma tehlikeleri geçirdik. Karadeniz’de özellikle. Bir kere, Karaburun’un açığındaydık, tahta patladı teknenin altında, o gün kesin gidiyorduk. Kolay kolay kimsenin aklına gelmeyecek bir uyanıklık yaptım orada, gelen suyu tahliye etmeyi başarabildim. Tayfalar kovayla suyu boşaltıyor, elektrikli sintine tulumbası atıyor suyu, yetmiyor. Suyun girdiği yeri bulamıyoruz, aşırı bir su geliyor ve felaket bir fırtına bastırdı. Fırtına Karaburun açıklarında çok şiddetlendiğinde, Karaburun limanına giremiyorsun, çok dar bir ağzı var, girmeye kalktığında karaya atıyor tekneyi. Anafor oluşuyor, tekneyi karaya savuruyor. Limana gireyim derken kaç tekne karaya çıkıp parçalanmıştır orada. Cesaret edemedim. Karaburun’dan sonra ilk liman Rumeli Feneri limanı. Bizim motorumuzla üç buçuk saat. İçeri dolan o suyla oraya gitmeyi başarmak mümkün değil.

Babamın gençliğinde, adada 3 Türk balıkçı, 53 Rum balıkçı varmış. Sadece balıkçı da değil, genel olarak esnaf, zanaatkâr… Benim çocukluğumda adada 50 esnaf varsa, en az 35’inin Rum olduğunu hatırlıyorum. Çok eskiden bahsetmiyoruz, 40 sene öncesi…

Kaç kişiydiniz teknede?

Beş kişiydik. Benim aklıma bir şeytanlık geldi. Bütün gemilerde, teknelerde makinayı soğutan bir sistem vardır. Denizden suyu alır, su makinayı soğutur, egzostan tekrar denize çıkar. Bir devirdaim. Makinanın denizden su çeken hortumunu söktüm, teknenin içine soktum. Suyu denizden değil de teknenin içinden çektim hortumla. Çok su basan bir sistem o. O şekilde kurtardık kendimizi. Biraz sezgisel, tahmin ettim deliğin yerini, bulduk. Çok büyük bir dalgaya düşmüştü tekne, kalkıp birden boşluğa düştü, hâkim olamadım. Halbuki bunlardan hep kaçarız. İki tane 200 amper akü vardı, tanesi 70-80 kilo, tahminim aküler zıplamış havaya, yere düşmüş, düşünce tahtayı açmış, denize… Su oradan geliyormuş. Süngerle, yatakla, yorganla deliği tıkadık. Kendimizi kurtardık, geldik Rumeli Kavağı’na. Tellibaba’daki çekek yerinin sahibini çok iyi tanıyorum, Allah razı olsun, hemen bir yer ayarladı. Yarı yarıya su dolu vaziyette tekneyi kızağa çekti, bizi karaya aldı. Şükür canımızı kurtardık. Telsizle telefon bağlatma sistemi vardı o zaman. Yine var da, kullanmıyoruz artık. Teknemizde VHF denen deniz telsizi var, radyoevini arıyorsun, telefon numarasını söylüyorsun, bağlantı yapıyorlar. Evi öyle aradım, haber verdim.

Atlattığın en büyük tehlike bu muydu?

Başka bir hayati tehlike daha var aklıma gelen. Bir dönem, kum gemisi yapmıştım. Esenköy’den adada inşaatçılara satmak için kum aldım, yükledim. Ambar kapağı zorunluluğu yoktu o zaman. Tam kanalın ortasında lodos aşırı arttı. Aslında yola çıkarken de lodos vardı, ama giderim diye düşünmüştüm. Adaya dönmek istiyorum, yeni de evliyim. (gülüyor) Tam orta kanalda lodos felaket şiddetlendi. Ambara su dolmaya başladı, kumun içine su doluyor! Bacaklarım titremeye başladı. Sac tekne çünkü. Külçe demir gibi gidersin aşağı. Arkada büyük santrifüj tulumbalar suyu basıyor ama, yetmiyor. Çıktım vincin üstüne, vinci çalıştırdım, satın aldığım iki kamyon kumu boşalttım. İki kamyon maldan oldum, ama hayatımı kurtardım. O şeytanlık gelmeseydi aklıma, orada gitmiştik. Böyle kıl payı kurtulduğumuz daha en az yirmi-otuz olay var.

(Soldan sağa) Uğur’un eşi Sibel, Uğur’un ablası Fatma Zeytun, Uğur ve Kâzım kaptan kayıkhanede…

Denizde kazada hayatını kaybeden hiç arkadaşın, tanıdığın var mı?

Olmaz olur mu? İki dalgıç arkadaşım dipte çalışırken öldü. Bir abim, o da dalgıç, Kınalı’da öldü. Üç arkadaşımın gırgırına gemi çarptı, İmralı açıklarında battılar.

Parmağın nasıl koptu?

Irgata ipi sardırırken, ip sıkışmasın derken, bir anda elimi kaptı… Allahtan uyanık adamız da sağ elimi ırgata kaptırmışken, tersten uzandım, sol elle ırgatın kolunu boşa aldım. Yanımda yardımcı çocuk vardı, ama dondu kaldı, kıpırdayamıyor. Kolumu, bütün gövdemi kapacak ırgat. Komple beni içine alacak! “Boşa al, boşa al” diye bağırıyorum. Kitlendi çocuk. Kolum, kafam, komple ölebilirdim. Canımı kurtardım ama, parmak koptu gitti.

Irgat nedir?

Irgat tekneye ağları çektiğimiz, teknenin demirini çektiğimiz, büyük bir makara sistemi. Hidrolik sistemle çalışan çok kuvvetli bir alet. Irgatı boşa alamasaydım, belki de yaşamıyordum şimdi. Parmağımı kaybettiğim elimle çok zorlanıyorum, bir parmağım da yamuk kaldı. İki parmakla kurtardığıma çok şükür. Balıkçılık çok rizikolu iş.

Şu andaki kaçıncı teknen, kaç teknen var?

Şu anda bir tane benim teknem, iki tane de yedi senedir ortak olduğum abinin teknesi var. Ama bu sene, teknelere yaptığımız masrafı bile alamadık denizden.

Şimdi de av yasağı geldi zaten…

Bizim gibi ufak balıkçılara yasak yok ama, olsa ne olur, olmasa ne olur. Sistem değişmedikten sonra, endüstriyel balıkçılıkta dünyadaki sistem buraya gelmedikten sonra, bu denizdeki balık bitmek zorunda. Sırf benim bildiğim en az yetmiş çeşit balık kayboldu. İstavrit, hamsi direniyor, ama daha ne kadar?

Eskiden buralarda bol olup da artık görülmeyen balıklardan senin bildiklerin hangileri?

Sinarit, mercan, lipsos, karagöz, melanur, hannoz, uskumru, kofana, akya, mırlan, kolyoz, kupes, menekşe… Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler, daha bir sürü var… Kupez mesela, Yunanistan’da dolu, bizde yok. Yunanistan denizini kurtardı, bizimkiler batırdı. Yunanistan yirmi yıl evvel çok ciddi kararlar aldı. Yasakta çalışan tekneleri batırdı. Üç ikaz verdi, sonra yine ihlâl ediyorsan, tekneye yanaşıyor, personeli alıp uçaksavarla batırıyor tekneyi. Türkiye’de yasak avcılığın cezası 3 bin lira, 5 bin lira. Gelişmiş balıkçılık ülkelerinin hepsi bu işi çözmüş. Bir defa, hiçbir dünya ülkesinde kotasız çalışma yok.

Kumkapı’nın 40 sene, 45 sene evvelki, çocukluğumdaki halini unutamıyorum. Öyle bir yer yok artık dünyada. Hepsi ahşap eski Rum binaları, bir tane beton bina yok. Kapıların önünde ağlar yapılıyor. Lakerdalar kesilmiş, rakılar açılmış, herkes rakısını koymuş, demleniyor…

Kotasız çalışma ne demek?

Kotada, tekneme, ağıma, tayfama, çalıştığım sisteme göre, bana mesela “Sefere çıktığında 100 kasadan fazla istavrit tutmayacaksın” deniyor. Bizde yüz bin kasa da tutsan serbest. Bir de avlanma süreleri var. Adamlar diyor ki, limandan çıkışından itibaren bir ay avlanacaksın, altı ay bekleyeceksin. Bizde 8 ay, 24 saat, kaç ton tutarsan tut! Böyle bir şey olabilir mi! Dünyanın hiçbir ülkesinde bu sistem yok. 8 ay, 24 saat, kaç ton tutarsan… Fabrika mı var denizin içinde? Bırak ya! Böyle saçma bir şey olmaz! Beynim almıyor. Endüstriyel balıkçılık yapan beş tekne şu anda Neandros’un açığında ağ çekiyor. Bu saatte! Yarın sabaha kadar devam edecekler ağ atıp çekmeye. Doğaya aykırı bu! Mantığa aykırı! Olacak iş değil.

Yasal düzenlemelerin yanlışlığı, eksikliği bir yana, balıkçının da böyle bir katliamı yapmayacak bilgeliğe sahip olmaması düşündürücü değil mi? Her şey bir yana, bu durum balıkçının kendi ekonomik çıkarına da aykırı, türler yok oluyor işte…

Aleyhine ama, adamın umurunda mı? Adam gerçek balıkçı değil ki. Adamın beyni çalışmıyorsa, çocuğunu, torununu düşünmüyorsa, bunun faturasını niye sen ödeyeceksin, niye ben ödeyeceğim? Buna devletin el atması lâzım. Adam bastırmış parayı, almış kaptan ehliyetini, babasından kalma arazisini satmış, yapmış gırgır teknesini, balıkçılık yapıyor. İsmi de endüstriyel balıkçılık! 50 metre tekne, buz makinaları, süper donanım, 200 metre derinliğinde ağ… Bu derinlikte ağın bir kere kesinlikle yasak olması lâzım.

Adada balıkçıların bir kooperatifi var. Başka yerlerde de balıkçı kooperatifleri bayağı yaygın. Kooperatifler, bir gelişme sağlamıyor mu, bilinçlenme yaratmıyor mu?  

Ben yıllarca çok uğraştım. Sağ olsun, şu anki kooperatif başkanı beni çok destekledi bu konuda. Seminerlere, toplantılara gittim. Bir sonuç alınabileceğini zannettim. Ama karşımıza öyle bir duvar çıktı ki. Ankara’ya kadar gittik. Orada ufak balıkçının esamesinin okunmadığını anladım. Artık gitmiyorum toplantılara. Beş sene boyunca gittim geldim, bir arpa boyu ilerlemedik. Bütün ufak kooperatifler bir araya geldik. İki otobüs dolusu gidiyorduk toplantılara. Bir arpa boyu ilerleyemedik, çünkü işin içinde oy var. Endüstriyel balıkçı dediğimiz büyük balıkçıların bir teknesinde en az 30 tayfa çalışıyor. Tayfaların hepsi eğitimsiz köy çocukları. Reis ne derse onu yapar. Reis AKP’ye oy ver derse AKP’ye, CHP’ye oy ver derse CHP’ye oy veren bir model. Denizin şu anda düşmüş olduğu darlık, balıkların azalması, bereketsizlik, endüstriyel balıkçılığın bu kadar rahat çalışması hep oy davası yüzünden. Çok saçma bir şey.

Kooperatiflerin endüstriyel balıkçılığa karşı bir önerisi oldu mu?

Olmaz mı? Karşımıza hep engel çıktı. Bir şeyi yasaklatmak istiyoruz, onay almaya çalışıyoruz, Tarım Köy İşleri bakanlığına müracaat ediyoruz, yazılar yazıyoruz. Hep geri dönüyor. Ankara’dan önümüz kesiliyor. Endüstriyel balıkçılık mesela ya gece ya da gündüz serbest olsun, ağlarının derinliği 80 metreye indirilsin. 150 metre, 200 metre ağ kullananlar var. Bu Marmara için çok fazla. Bunları herhangi bir olta balıkçısı bilmeyebilir ama, benim dedemin babası balıkçı, endüstriyel balıkçılığın denize çok büyük zarar verdiğini ben çok iyi biliyorum. 24 saat avlanma olmaz! Bunu mantık kabul etmez.

Radar sistemi çok iyi bir hayvan yunus. Bir öncüleri var, bir bekçi var… Heybeli’nin bekçisi ayrı, Büyükada’nın ayrı, Burgaz’ın arkasının bekçisi ayrı. Ağ çevrilince bekçiler arkadaşlarına haber veriyor, en yakındaki arkadaşlarını çağırıyor.

Sizin kooperatifin kurulma tarihi ne zaman?

Kooperatif 1950’lerde kurulmuş. İki sene evveline kadar kooperatifi ciddiye alıyordum, çok emek verdim. İşimi gücümü bıraktım, uğraştım. Bir hafta Kıbrıs’ta kaldım, üç gün Ankara’da, Antalya’da… Arkadaşlarımız faaliyete devam ediyor yine, sağ olsunlar. Bırakmamak lâzım tabii ki, ama şu anki hükümet döneminde bu işin çözülemeyeceğini, boşuna uğraştığımı anladım. Bu anlayışla bir sonuç almak mümkün değil. Çoluk çocuğum var, evim kira, dükkânım kira. İşimi gücümü ihmal ediyorum, kooperatifle uğraşıyorum, ama boşuna. Yarın öbür gün hükümet değişirse, hemen tekrar aktif duruma geçeceğim, atağa kalkacağız. O zaman belki bir şey yapabiliriz. Çok dertliyiz…

Balıkçıların ne kadarının sigortası, güvencesi var?

Şimdi tarım sigortası diye bir şey çıkardılar, ayda 150 lira kadar bir para ödüyorsun. Ama o hastaneye gidiyorsun kabul etmiyor, ötekine gidiyorsun o kabul etmiyor, emekli olduğun zaman eline geçecek çok ufak bir para… Şu anda bütün balıkçıların da balıkçı tayfalarının da sigortası var, tarım sigortası dedikleri sigorta. Hikâye yani. Hikâye… Henüz emekli olan da yok bu sistemle, yaş ilerleyince ne olacağı belli değil yani.

Uğur ve ortağı Caner endüstriyel balıkçılığa karşı ayakta kalabilmek için birleştirdikleri teknelerinde. (Fotoğraf: Mustafa Alkaç)

Bir de kültür balıkçılığı var; o sizi ve denizi nasıl etkiledi?

Kültür balıkçılığı denizde muazzam bir kirlilik yaratıyor. Marmara’da Allahtan yasakladılar. Gemlik’te çok büyük bir balık çiftliği vardı, açığa aldırdılar. Şimdi Bandırma’da var, onu kaldıracaklar mı bilmiyorum. Bodrum tarafında çok var, kıyıda çok pislik yapıyor diye açığa aldılar. Ama açıkta da olsa pisletiyor denizi. Ankara’da kültür balıkçılığını savunan güçlü bir grup da var. Çok aşırı zengin insanlar balık çiftliği sahipleri. Bir seferde 10 milyon dolarlık, 20 milyon dolarlık ihracat yapıyorlar. Öyle böyle değil. Tonlarca iki kiloluk, üç kiloluk çipura, levrek… Denizde doğal balığın bitmesi onların işine geliyor diyor bazıları. Mesela evvelki sene çipurayı halden alışımız kilosu 10 liraydı, şu anda halden alışımız 25 lira. Anormal bir durum olmaya başladı. Doğal balık azaldıkça, çiftlik balığının fiyatı da artıyor. Çiftlik sahiplerinin kârları katlanıyor. Deniz bitince daha da zengin olacaklar!

Bu dev çipuralar, levrekler neyle besleniyor?

Karadeniz’de, Ordu-Perşembe’de bir çiftlik sahibi balık getirdi bana. Çok başarılı, lezzetli balıktı. Ucuz döneminde hamsiyi alıp şoklayıp hamsiyle büyüttüğünü söyledi. Doğru mudur, bilmiyorum, gözümle görmedim. Ama genel olarak, kültür balıkları yurtdışından, İsrail’den gelen suni yemle büyütülüyor. Birkaç doktor arkadaşım bana “sakın yeme” dedi. Ama her yerde satışı serbest, herkes yiyor. Bir de, enteresan bir şey, çoğu yerde “deniz levreği”, “deniz çuprası” diye satıyorlar. Geliyor müşteri, “Deniz levreği var mı?”. “Var efendim.” “Kaç para?” “Kilosu 80 lira.” “Bir tane verir misin?” Adam ayırt etmeyi bilmiyor ki.

Ankara’da kültür balıkçılığını savunan güçlü bir grup da var. Çok aşırı zengin insanlar balık çiftliği sahipleri. Bir seferde 10 milyon dolarlık, 20 milyon dolarlık ihracat yapıyorlar. Denizde doğal balığın bitmesi onların işine geliyor deniyor. Doğal balık azaldıkça, çiftlik sahiplerinin kârları katlanıyor. Deniz bitince daha da zengin olacaklar!

Eskiden kayıkhaneniz vardı, şimdi oğlunla kızının restoranının adı Kayıkhane. Gerçek kayıkhanenin yerinde denize erişimi engelleyen bir villa… Aslında kayık da kalmadı nerdeyse…

Her şey yok oluyor. Çocuklar hiç değilse restoranın ismiyle yaşatmak istediler dededen, babadan kalma anıyı. Kayıkhanenin yokolması, oraya villa yapılması diğer adalıları da çok üzdü. Hâlâ bana yalvaran müşteriler, müşterilerin çocukları var, “Uğur abi n’olur bir kayıkhane aç, kayık alalım” diye. Yer bırakmadılar ki! Nereye kayıkhane yapacaksın? O başka bir kültür. Başka bir hayat. İnsanlar gelecek, sandal kiralayacak, kız arkadaşını alacak gezecek, kürek çekecek. Bizim adada herkesin ya kendi kayığı vardı ya da gelir kayık kiralarlardı. Sabah saat 5’te yazlıkçılar gelir, kayık kiralar, balığa çıkarlardı. Gelenekti. Öğlenden sonra da kız arkadaşını alan, eşini alan kayıkla denize açılır, Kaşıkadası’nın orada mesela demir atar, denize girerler. Bir kültürdü bu. Şimdi herkes Su Sporları Kulübü’ne, havuza! Klor banyosu! Ayrıca, kıyılardaki herkes işgalci. İşgaliyesini veriyorsun, üstüne oturuyorsun. Şu anda cebinde paran varsa, gördüğün her yer senin. Büyük paralar tabii, ufak paralarla bir şey olmuyor. 5-10 milyon vereceksin mutlaka.

Balığa ne zamanlar çıkıyorsun? Ne kadar kalıyorsun bir çıktığında?

Şu anda şartlar balıkçılık için o kadar kötü ki, masrafı elimizden geldiğince kısmaya çalışıyoruz. Sırf ada civarında balığa çıktığımızda, 4-5 saat kalınca, 200-300 liralık yakıt yakıyoruz. Masrafı asgariye indirmek için uzağa gitmiyoruz, 4-5 saat kalıp 10-15 kilo istavrit mistavrit bir şey tutup, adam başı 50’şer, 100’er lira harçlık çıkarıp geliyoruz.

Nerelerde avlanıyorsunuz?

Genelde Heybeli’nin güneyinde. Büyükada’nın kuzey, kuzey-doğusunda bir yerimiz var, oraya gidiyoruz. Yakıt fiyatı anormal oldu. 1 litre mazot 6 lira. Bizim tekne saatte 10-15 litre yakıyor. Bir saatte 100 liralık mazot masrafıyla nereye gidilir?

Eskiden balığa çıktığınızda ne kadar kalırdınız?

Akşamleyin çıkar, sabah gelirdik. Balıkçılık öyledir. Meşakkatli iş. Denizde balık seni beklemiyor ki, git iki saatte tut gel. Atardık ağımızı, çekerdik, bir ağ daha atardık… Şimdi bu fiyatlarla, akşamdan sabaha kadar kalsan 600-700 bin liralık mazot yakarsın.

Senin teknenin boyunda bir tekneyle kaç kişi çıkar balığa?

Şu anda balıkçılık yaptığımız teknede en az dört kişi çıkmamız lâzım, ama iki kişi çıkıyoruz. Onun için teknelerimizi birleştirdik zaten. Yoksa, ben beş adam alıp her sene Karadeniz’e giderdim. Üç ay orada avlanırdım. Ama artık tayfaya para ödeyemiyorum. Dört kişinin istif etmesi gereken ağı ortağımla ikimiz istif ediyoruz. Benim şu anda, yaş itibariyle, reis olmam, hiçbir şeye elimi sürmemem lâzım. Çocukluğumda öyleydi. Babamın elini bir şeye sürdüğünü bilmem. Ben organize ederdim. Tayfalarımız vardı. Ama çok para kazanıyordu babam, çok balık vardı. Bir çıkıyorduk, 5 bin tane lüfer tutuyorduk. Son on senede benim en fazla tuttuğum lüfer sayısı bir akşamda 100 tane. O da evvelki sene. Bir çıkışta 5 bin tane, 10 bin tane tutuyorduk. Hayal o.


Uğur dükkânın önünde yunuslardan arta kalan ağları tamir ederken. (Fotoğraf: İbrahim Kıran)

Babanla beraber balığa çıktın yani, seni baban mı yetiştirdi?

Babamla bayağı çok çıktım. Benim ustam babam. Ama babamın ustası dedem değil, dedem çok ters, çok aksi adamdı rahmetli. Babamı Rum Mihail reis yetiştirmiş. Sonra, babam reis olmuş, Kumkapı’dan Ermeni bir balıkçıyla, Abron reisle ortak olmuş. Abron amcadan sonra, iki Ermeni balıkçıyla ortakçılık yapmış. Biri Mıgır reis. Mıgır amca çok iyi balıkçıydı, büyük reis. Hepsine yetiştim, hepsini tanıdım, allahıma şükürler olsun. Kumkapı’nın 40 sene, 45 sene evvelki, çocukluğumdaki halini unutamıyorum. Öyle bir yer yok artık dünyada. Hepsi ahşap eski Rum binaları, bir tane beton bina yok. Kapıların önünde ağlar yapılıyor. Lakerdalar kesilmiş, rakılar açılmış, herkes rakısını koymuş, demleniyor… Çok keyifli bir yerdi Kumkapı. Bayılırdım. Babam ne zaman oraya gidecek olsa, beni de götürsün diye yalvarırdım. Kör Agop’un yeri var orada, meyhane, çok keyifli balıklar yapardı rahmetli Agop amca. Agop amcanın az ilerisinde bal-kaymakçı vardı. Gül reçeli ve kaymakla bir sıcak ekmeği bitirirdim orada. Hâlâ duruyor o dükkân. Ama sahibi olan Ermeni usta yok tabii, şimdi işçileri çalıştırıyor. Geçen gün gittim, yedim yine… (gülüyor) Çok keyifli, çok güzel günlerdi. Yazık edildi.

Babanın gençliğinde balıkçılık Rumların ve Ermenilerin işi miymiş?

Kesinlikle. O zaman Türk balıkçı yok ki. Babamın gençliğinde, adada 3 Türk balıkçı, 53 Rum balıkçı varmış. Sadece balıkçı da değil, genel olarak esnaf, zanaatkâr… Benim çocukluğumda adada 50 esnaf varsa, en az 35’inin Rum olduğunu hatırlıyorum. Çok eskiden bahsetmiyoruz, 40 sene öncesi… Ama ondan öncesinde, hepsi Rummuş tabii, Türk yokmuş ki bu adada. Ermeni biraz, çok az Musevi. Genel itibariyle, komple Rum adası.

Karagözün denizde süzülmesi var ya… Kırlangıç balığının kanatlarını açıp yüzüşü… Anlatılmaz bir güzellik. Yakaladıktan sonra kıyamayıp da çok balık bırakmışımdır denize. Çok güzel mavi karagöz vardır mesela, parlak gece mavisi. Bakmaya kıyamazsın. Yakalamıştım, elimle denize saldım.

İlk teknen nasıldı, adı neydi?

Ciddi anlamda, profesyonel tekne mi? İlk teknem olduğunda 13 yaşındaydım. Ben kendimi profesyonel hissediyordum tabii, 13 yaşında kayıkta kendimce reislik yapmaya çalışıyordum. (gülüyor) Bir tane fiber tekne bulmuştum denizde. Karakola haber verdik. Sahibi çıkmadı. Ufacık bir fiber tekne. Babam ona kıçtan takma dört beygir bir makine aldı. Başına Uğur Reis yazdım. Güzelce mavi-beyaz boyadım. En sevdiğim renktir mavi-beyaz.

Aman ha, mavi-beyaz Yunan bayrağı gibi…

Evet, Yunan bayrağı gibi… Aşığım Yunanlara, çok seviyorum. Yunanistan’da hâlâ görüştüğüm çok arkadaşım var. Kısmet olursa bu sene Sibel’le (eşi) gideceğiz. Babam bana ufacık bir ağ yapmıştı. Tek başıma o ağı atıyordum, çekiyordum. Öyle başladım. Sonra babam bana içinde İngiliz malı Wisconsin makine olan güzel bir tekne aldı, altı metre bir kayık. Yine ağlar yaptı bana, bir gümüş ağı, bir tekir ağı… Onunla büyüttüm işi. Sonra başka bir tekne aldı.

Sonraki teknelerin isimleri neydi?

Çok sevdiğim bir abi vardı. Babamın yanında, onunla beraber 50 yıl çalışan Hıfzı reis. Babam Ayvansaray’da çok güzel bir tekne yaptırdı, yedi buçuk metre, ahşap bir tekne, İsveç’ten Volvo makine geldi, cemiyet kanalıyla… Bundan 35-40 sene evvelin hikâyesi. O zamanlar balıkçıların cemiyeti, gümrük vermeden balıkçılık için makine getirebiliyordu. Harika bir tekneydi, yalvardım babama ismini Hıfzı Reis koyalım diye. Çok seviyordum Hıfzı reisi, kucağında büyüdüm. “Yok” dedi babam. “Uğurlu Hıfzı yazalım, ikinizin birden ismi olsun”… Teknenin başına Uğurlu Hıfzıyazdık. Çok da uğurlu bir tekne oldu, çok balık tuttuk o tekneyle. Ondan sonra, tabii bir sürü tekne oldu. Yaş büyüdükçe, iş büyüdükçe tekne büyüdü. Sonra da ufalmaya başladık. Kocaman teknelerimiz vardı, şimdiki teknem 10 metre.

10 metre küçük bir tekne midir?

Şu anda benim altımda en az 20 metrelik bir tekne olması lâzımdı. Reis olmam lâzımdı.


20. yüzyılın ilk çeyreğine ait bir kartpostalda Sarıyer’in balıkçıları.

O boyda bir teknede kaç kişinin çalışması gerekir?

Yedi-sekiz adam yeterdi öyle bir tekneye. Ama şimdi iş öyle bir hale geldi ki, o tekne olsa da para kazanamam denizde. Şimdi ya çok büyük ya da çok ufak olmak gerekiyor. Ortası kalmadı. Nasıl karada orta tabaka silindiyse, hepimiz alt tabaka olduysak, denizde de öyle. Endüstriyel balıkçılığın çok büyükleri büyük para kazanıyor. Ya da masrafları iyice kısacak, iyice ufalacaksın. Teknenin içindeki makineleri ufaltmayı düşünüyoruz şimdi, az yakıt yaksın diye.

Şimdiki teknenin adı ne?

İbrahim Kıran Reis, babamın ismi.

Gece boyu balığa çıkıldığında teknede ortam nasıldır? Gergin, sessiz, endişeli midir? Sohbet, muhabbet olur mu?

Bizim ufak balıkçıların teknelerinde güzel muhabbet olur. Balık arıyoruz, muhabbet ediyoruz, geziyoruz… Ama tabii ki dertliyiz, zaman zaman bu sinire, tartışmaya dönüşüyor. Doğru dürüst kazanamıyorsun. Yunus balığı çok felaket, ağlarımızı parçalayıp duruyor. Bir çözüm bulamıyoruz. Şu anda dükkânda habire ağ tamir ediyoruz. Yedi tane ağım vardı, yedisi de bitti. Önce dikiyoruz, dikiyoruz yırtıkları, sonra yamuluyor, dikilmez hale geliyor artık, söküp yenisini koyuyoruz.  

Denizin kirlenmesiyle ya da suyun sıcaklığıyla yunusların bollaşması arasında bir ilişki var mı?

Bilemiyorum ki. Bir araştırma var da bize mi bilgi verilmiyor? Ama bu artış çok anormal. Sadece üremeyle bu kadar artamaz gibi geliyor bana. Çocukluğumuzda en çok Fenerbahçe açıklarında yunus olurdu, vapurlarla yarış yaparlardı, beş tane, on tane, bilemedin yirmi tane… Bu sabah bizim ağlara saldırdı nerdeyse bin tane! Bu kadar yunus ne arıyor Marmara’da? Bir de çok uyanıklar. Radar sistemi çok iyi bir hayvan. Bir öncüleri var, bir bekçi var… Heybeli’nin bekçisi ayrı, Büyükada’nın ayrı, Burgaz’ın arkasının bekçisi ayrı. Ağ çevrilince bekçiler arkadaşlarına haber veriyor, en yakındaki arkadaşlarını çağırıyor.

Bu gözleyerek edindiğin bir bilgi mi?

Tabii, gözlüyorum. Görüyorum, orda duruyor ilerde. Ağı atıyoruz, öncü bize yaklaşıyor, bakıyor, kesin ağ denizde mi? Sonra biri geliyor, arkasından bir tane daha, bir tane daha… Sonra, yüz tane birden saldırıya geçiyor. Böyle bir örgüt, böyle bir beyin olamaz ya! Acayip akıllı bir hayvan.

Kızıyorsun ama, bir yandan da hayranlık uyandırmıyor mu yunuslar?

Çok seviyorum, çok seviyorum. Balık bol olsa, çok balık tutsak, doyursak yunusları, eğitsek, acaba böylece ağlarımıza zarar vermekten vazgeçerler mi? (gülüyor) Aklımdan böyle düşünceler geçiyor. Bilsem böyle bir şey başarabileceğimi, parayla balık alıp önce onları doyuracağım. Yani ya balıkçılığı bırakacağız ya düşünüp bir çare bulacağız.

Balıkların akıllısı, uyanığı, az akıllısı, kerizi var mı?

Tabii her türün kendine göre karakteri var. Kayalık olmayan, düz bir zeminde karagöz bulamazsın mesela. Kayaların oyuklarının arasına girmesi lâzım, çünkü çok hassas, çok ürkek balıktır, kendine bir ev ister hep. Güzel kayalıklar artık kalmadığı için, kayalar, mercanlar yok olduğu için, mercan, sinarit, karagöz gibi böyle yerleri seven balıklar da yok oldu. Bütün balıkların karakteristik özellikleri var. Mesela mercan balığı canlı karidesi çok sever, karidesle çok iyi tutulur. Sinarit ufak kalamarla iyi tutulur. Kırlangıç en çok canlı izmariti sever. Kimisi çok uyanıktır, oltayı çok iyi görür, levrek mesela. Levrek çok uyanık bir hayvandır. İncecik misina kullanmak lâzım, gözü çok iyidir. Tekneye yaklaştığı zaman seni görmeyecek, görürse seni hemen oltayı kopartır, kaçar gider.

Tuzağa en kolay düşen hangisidir?

En kolay avlanan istavrit. İğnenin ucuna tüy takıyorsun, tüyü sallıyorsun, yem zannediyor, yakalanıyor. Palamut, o kadar büyük olmasına rağmen, o da tüyü çok seviyor, çapariye geliyor. Bir kilo palamut çapariye geliyor. Kırk iğneye kırk tane birden gelir. (gülüyor)

“En çok hangi balığı seversin?” sorusuna hemen hemen herkes hangi balığın lezzetini sevdiğine göre cevap veriyor. Balık sadece bir yiyecek olarak düşünülüyor. Sen en çok hangi balığı seversin?

Sinaritin, mercanın, karagözün denizde duruşu, yüzüşü muhteşem bir şey! Bir aşk o. Bende balıkadamlık da vardı. Denizin içinde maskeyle hep seyretmişimdir bunları. Karagözün denizde süzülmesi var ya… Kırlangıç balığının kanatlarını açıp yüzüşü… Bambaşka bir şey. Anlatılmaz bir güzellik. Bunu yaşamak lâzım. Yakaladıktan sonra kıyamayıp da çok balık bırakmışımdır denize. Çok güzel mavi karagöz vardır mesela, parlak gece mavisi. Bakmaya kıyamazsın. Yakalamıştım, elimle denize saldım. O karagözü benim oğlum bilmez mesela. Yazık değil mi? Onun gibi kaç balık türü var daha. Geçen sene üç tane 750 gramlık minekop yakaladım. Ki minekopun 7 kiloluğunu tutmuşluğum var. Vallahi billahi, 750 gramlık o üç minekopu ağdan çıkarıp öpüp denize attım. E nesli tükendi bu balığın! Belki bir yer bulur, yaşayabilir. (Birartıbir)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*